Evrim Kuramı'nın Evrimi - 1: Darwin'den Öncesi

Yazdır Evrim Kuramı

Merhaba arkadaşlar,

 

Okurlarımızdan Sn. Kubilay Meşe bizden birkaç hafta önce "Evrim Kuramı'nın bugüne kadar nasıl geldiği" ile ilgili derli toplu olması açısından bir yazı yazmamızı istemişti. Sonunda fırsat bulabildik, daha doğrusu sıra bu yazıya geldi. Bu yazımızda, Evrim Kuramı'nın tarihini, gelişimini ve günümüze kadar gelişini inceleyeceğiz. Yazı içerisinde pek çok bilim dışı kaynağa da dolaylı olarak cevaplar vermiş olacağız. Umarız herkes için faydalı bir yazı olacaktır.

 

İlk olarak Evrimsel Biyoloji'ye giriş yapacak biri, okumak istediği alanın çok eski kökenlere sahip olduğunu bilmelidir. Bilinen ilk değişimci ya da Evrimci düşünce Milattan Önce 610 ile 546 yılları arasında yaşamış Anaximander'e aittir. Anaximander, var olmuş ilk canlıların suda yaşadığını, karadakilerin ise onların değişimi ile oluştuğunu ileri sürerek, Evrimsel düşünüşü bu kadar erken zamanlarda, bu kadar isabetle sunan kişi olarak bizleri şaşırtmaktadır. Bu, Antik Yunan'ın bilimsel düşüncede, daha doğrusu genel anlamıyla özgür düşüncede ne kadar ileri olduğunu bizlere bir kere daha göstermektedir. Ne var ki Anaximander, düşüncelerini bilimsel ve sistematik bir temele dayandıramadığı için yetersiz kalmış ve her ne kadar çıkış noktası doğru olsa da, sistematik bir şekilde düşüncelerini ortaya koyamadığı için ileri sürdüğü bilgiler "felsefe"den öteye geçememiştir.

 

Daha ilginç bir şekilde, MÖ 490-430 yılları arasında yaşamış Empedokles, canlılığın varlığı için doğaüstü bir gücün olmasıan gerek olmadığını, adaptasyonun herhangi bir "ilk sebebe" gerek duymadan canlıların var olmasının açıklaması olabileceğine dair düşüncelerini yazmıştır. 

 

Bunlardan sonra gelen Aristotales ise kendinden önce gelen bu iki önemli filozofun düşüncelerini şöyle özetlemiştir: "Zaten var olmaları gerektiği yerlere uymak için var olan parçalar spontane olarak birleşmiş, böyle şeyler hayatta kalabilmiş ve yayılmış ve yayılmaya devam etmektedir."  Kendisi, durumu bu şekilde yanlış bir şekilde özetlemekle kalmamış, tarihin "Evrim tesadüflerden ibarettir." şeklindeki basit düşünüşünü ileri süren ilk insan olmuştur. Aristotales'in düşüncesine göre her şey Dünya'ya bir sebep için gelmektedir ve bu düşünce sistemi günümüzde teleoloji olarak bilinmektedir. Aristotales'in diğer konular hakkındaki haklı görüşlerinden etkilenen insanlar, son derece bilimsel olan değişim kavramı hakkındaki düşüncelerinin de doğru olduğunu varsayarak oku takip etmişler ve bu sebeple doğal değişim gerçeğinin uzun yıllar karanlıkta kalmasına sebep olmuşlardır.

 

Aristotales'in düşüncelerinde en büyük etki, tartışmasız bir şekilde akıl hocası Platon tarafından bırakılmıştır. Platon, Ernst Mayer'in tanımıyla "...gelmiş geçmiş en büyük Evrim karşıtı"dır. Platon, Dünya üzerindeki her şeyin, daha yüce bir varlıklar dünyasının kötü birer yansıması olarak değerlendirmiştir ve tüm varlıkların bu sebeple ilahi bir varlık sebebi olduğunu düşünmüştür. 

 

Yine de, her şeye rağmen Platon'un öğrencisi Aristotales, canlılar arasındaki ilişkileri merak ederek pek çok inceleme yapmış ve kitap yazmıştır. Ve bilime tamamen aykırı bir şekilde, tamamen şahsi ve güvenilmez düşüncelerine dayanan Büyük Varlık Zinciri'ni (Scala Naturae) icat etmiştir:

 

Büyük Varlık Zinciri (Aristotales)

 

Fotoğraftan da görülebileceği gibi, Aristotales'in incelemelerine göre canlıların varlık sıralaması, "üstün" olan daha yukarıda olacak şekilde dizildiğinde, şöyleydi:

 

  • Tanrı
  • Melek
  • Cennet
  • İnsan
  • Yaratık (Hayvanlardan bahsetmektedir)
  • Bitki
  • Ateş
  • Taş
  • Bilgi Merdiveni

Daha sonradan, günümüz dinlerinin de katkılarıyla bu varlık zinciri daha da gelişmiş ve özelleşmiştir:

 

Büyük Varlık Zinciri (Günümüz)

 

Bu yeni versiyona göre, günümüzde pek çok dinin ve insanın kabul ettiği sıralama ise şöyledir:

 

  • Tanrı
  • Melekler
  • Şeytanlar
  • Erkek
  • Kadın
  • Hayvanlar
  • Bitkiler
  • Mineraller

Ayrıca bu "gelişmiş" (!) versiyonda, Tanrı "varlık" olarak görülmüş; Melekler, Şeytanlar, Erkek, Kadın ve Hayvanlar "varlık alemi" olarak görülmüş; bitkiler ve mineraller "var olmaya çalışanlar alemi" olarak görülmüş ve minerallerin altı da "yokluk" olarak nitelendirilmiştir. Sanıyoruz ki bu sıralamadan günümüzün ilkel "Erkek kadından üstündür." düşünüşünün geçmişini görmek mümkündür. Ve açıktır ki bu sıralama, günümüz için kabul edilemeyecek kadar zavallı bir durumdadır. Tabii Tanrı, melekler, vs. kısmına biz karışamayız; ancak erkek, kadın, hayvan, bitki ve mineraller arasında yapılan ilkel sıralama acınacak halde bilimden, çağdaşlıktan, aydınlıktan ve daha fenası "bilgi"den uzaktır.

 

Benzer şekilde, Çin ve Roma'da da benzer düşünceler ileri sürülmüştür. Çin'de Zhuangzi türlerin değişebileceğini MÖ 400 yılında ileri sürmüştür. Benzer şekilde Çinli Joseph Needam (gerçek adı: Li Yuese) Taoizm'in sabit canlılar düşüncesini tamamen reddettiğini ve farklı canlıların farklı çevrelerde farklılaşabileceklerini söylediğini açıklamaktadır. Zaten Taoizm, düşünce yapısı olarak her şeyin "sürekli bir dönüşüm" içerisinde olduğunu ileri sürmektedir. Roma'da da Titus Lucretius Carus, MÖ. 50 yılında tüm teoloji görüşüne ters düşecek şekilde canlıların değişebileceğini ve doğal süreçlerle ortaya çıktıklarını ileri sürmüştür. 

 

8. Yüzyıl ile 13. Yüzyıl arasında "altın çağ"ını yaşayan İslam Dünyası'nda ise benzer bir tablo ile karşılaşılmaktadır. Bilinen ilk İslami Biyolog olan el-Cahız (tam adı: Ebu Osman Amr bin Bahr Kinani el-Fukaimi el-Basri), canlıların var oldukları ortamda bir mücadele içerisinde olduklarını ve yaşam için savaşmak zorunda olduklarını yazmıştır. El-Cahız, aynı zamanda ayrıntılı besin zincirlerini inceleyen ilk bilim insanlarındandır. Hayvanlar Kitabı isimli kitabında hayvanların yaşadıkları ortamın, yaşam mücadeleleri üzerinde birebir etkisi olduğunu yazmıştır.

 

Benzer şekilde, 1377 yılında İbn-i Haldun Mukaddime isimli kitabında insanların "maymunlar dünyası"ndan gelişerek ortaya çıktıklarını yazmıştır. Üstelik aynı kitabında "türlerin sayısının artabileceğini" ifade etmiştir. Bu, günümüzdeki modern Evrim Kuramı'na en yakın bilgilerin kırıntılarının ileri sürüldüğü yapıttır. 

 

İslam'da genel olarak Büyük Yaşam Zinciri düşüncesi hakim olsa ve etkisini çoğu zaman şiddetli bir şekilde hissettirse de, 13. Yüzyıl'da Akinolu Thomas (Thomas Aquinas) ile başlayan Hristiyan yaratılışçılığı, değişim fikrinin karşısındaki en büyük kaleleri inşa etmeye başlamıştır. Thomas, Aristotales'in Büyük Yaşam Zinciri ve teleoloji düşüncelerini dönemin Hristiyanlığı ile birleştirerek günümüz bilim düşmanlığının temellerini atmaya başlamıştır. Akinoslu Thomas, var olan her şeyin iyi bir amaç ile var olduğunu ileri sürmüş ve hiçbir canlının asla yaratılış sınırlarının dışına çıkarak farklılaşamayacağını ileri sürmüştür. Büyük Yaşam Zinciri'ni bir adım daha öteye götürerek oldukça ayrıntılı bir ağaç hazırlamıştır; ancak bu o kadar uzundur ki buraya taşımamız mümkün değildir. Temel yapısı yukarıda verilenlerle aynı olmakla birlikte, insanın alanı genişletilerek en üste "Kral" konmuş, erkek ve kadın ise yaratılışları farklı olsa bile (inancına göre kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır) bu cinsiyetler daha eşit olarak görülmeye başlanmıştır.

 

Neyse ki günümüzde "Karanlık Çağlar" olarak anılan 6-13. Yüzyıllar arası, bilimin gelişmeye başlaması ve insanların meraklarına ve gerçeğe olan ilgilerine yenik düşmeleri sayesinde sonsuza kadar uzamadan durdurulmuştur. Rönesans ve Aydınlanma Çağı sayesinde bilim bir anda patlama yaparak gelişmeye başlamış, dinin insanlar üzerindeki baskısı kırılmış ve insanlar, kendilerine satılandan çok kendilerinin ulaşabildiklerini öğrenmeye başlamışlardır. Bu sayede bilim insanı kavramı gelişmeye ve halk arasında yerleşmeye başlamıştır. Bu kavram, din dünyasına karşı diyalektik bir zıtlık yaratmış, böylece paranın iki yüzü gibi ters olan bu kavramlar, birbirlerini törpüleyerek denge durumuna doğru gelişmişlerdir. Tabii bilim, "aydınlanma" anlamıyla ilk olarak ortaya çıktığında yaşanan karanlık dönemlerin etkilerinin silinmesi çok kısa zaman almamıştır. 

 

17. yüzyılın ilk çağlarında René Descartes evreni bir makinaya benzetmiş ve "var olma" kavramını dinin elinden alarak somut bir tabana çekerek bilimsel devrimin ilk adımlarını atmıştır. Daha sonra 1650 ile 1800 yılları arasında hızla değişimci fikirler geri dönmeye başlamıştır. Benoît de Maillet, Evren'in, Dünya'nın ve yaşamın mekanistik temellerle var olabileceğini ileri sürmüş ve doğal yasaların "canlılık" kavramını başlatabilmesi için yeterli olduğunu söylemiştir. 

 

Dediğimiz gibi dinin etkisinin bilim üzerinden kalkması hemen olmamış, bu dönüşüm de Evrimsel bir süreç gibi yavaş ve kademeli olarak işlemiştir. Gottfried Leibniz ve J. G. Herder, değişimin bedende değil, "ruh"ta olduğunu ileri sürerek din ile bilimin arasını yapmaya çalışmışlardır. Ancak bu düşünceler de bir süre tutmuş olsa da (ve halen bazı destekçileri olsa da), 1751 yılında Pierre Louis Maupertuis'in "doğal modifikasyonların üreme sonucu oluştuğu ve nesiller geçtikçe birikebildiği, dolayısıyla yeni ırklara ve türlere sebep olabildiği"ni yazmasıyla, bilimsel düşünce bir kere daha silkinerek somut, gerçekçi ve ayakları yere basan temellere indirilmiştir.

 

Evrim kelimesi ilk olarak embriyolojik gelişimi anlatmak için ileri sürülmüş bir kelimedir. Latincede, fermanların yazıldığı parşömenlerin dönerek açılmasını anlatmak için kullanılan bir sözcüktür. Bilimsel bir anlamda ilk defa 1762 yılında Charles Bonnet tarafından kullanılmıştır. Bonnet, preformasyon iddiasını ortaya atan kişidir. Bu iddiaya göre çiftleşmeden sonra gelecekte oluşacak canlının minyatürü ana karnında yaratılır ve bu minyatür büyüyerek gelecekteki halini alır. Ancak bu, embriyolojinin gelişmesi ile yanlışlanmış bir iddiadır (tahmin edilebileceği üzere).

 

18. yüzyılda ünlü doğa bilgini G.L.L. Buffon, gördüğümüz bütün türlerin, belli bir türün farklılaşmış versiyonları olduğunu ileri sürmüştür. Buffon, iddiası için aslanların, kaplanların,  leoparların ve ev kedilerinin ortak bir ata türden farklılaşarak günümüzdeki halleri aldığını ileri sürmüştür. Hatta benzerlikler üzerine yaptığı hesaplamalarla, o zamanlarda bilinen 200 memeli türünün, (Discovery Channel'ın verilerine göre günümüzde 4.646 memeli türü bilinmektedir) 38 ata türden o günkü hallerine gelebileceğini ileri sürmüştür. Buffon, canlıların var oluşunu spontane jenerasyon fikrine bağlamıştır. Ancak bu görüş de günümüzde Pasteur'ün deneyleri ile çürütülmüştür. 

 

Bunlar haricinde Diderot, James Burnett, Lord Monboddo gibi isimler, bu düşünceleri bir adım daha ileri taşımışlardır ve hatta Lord Monboddo insanların primat olduğunu ve diğer primatlardan farklılaşarak bugünkü haline geldiğini ileri sürmüştür. Son olarak Charles Darwin'in dedesi Erasmus Darwin 1796 tarihli kitabı Zoonomia'da "tüm sıcak kanlı türlerin tek bir türden farklılaşarak günümüze geldiği"ni yazmıştır.

 

Tarihe bakıldığında, Evrim düşüncesi ile Jeoloji bilgilerinin hep paralel bir gelişim izlediği gözlenmektedir. İnsanlar, nedense bunu inkar etseler bile cansız varlıkların davranışlarıyla, canlıların davranışları arasında bir paralellik kurmaya çalışmaktadırlar. Yani canlıların değişmediğini desteklemek için, Dünya'nın da hep var olduğu gibi kaldığı iddiasını ileri sürmektedirler. Aslında bu temelde doğru bir yaklaşımdır, çünkü pek çok yazımızda açıkladığımız gibi, "canlı" ve "cansız" diye bir kavram yoktur, her şey tek bir yapıdadır ("varlık" diyebilirsiniz). Bunu "canlı" ve "cansız" diye ayıramazsınız, çünkü iki grubun da yapıtaşları aynı ya da benzer elementler ve bu elementlerin yığınlarıdır. Bu konuya tekrar girmeyeceğiz. Ancak 19. yüzyıl insanlarının yanıldığı nokta, Dünya'nın var olduğundan beri sabit kaldığı düşüncesiydi. Neyse ki saygın bilim insanlarının araştırmaları sayesinde bu yanlış düşünce de yıkılabildi.

 

1788 yılında James Hutton, jeolojinin çok yavaş bir şekilde ama sürekli olarak değiştiğini iddia ederek gezegenimizin değişmezlik iddiasına ilk darbeyi vurmuştur. Bu, canlıların değişim düşüncesini benimseyenleri heyecanlandırmıştır. Daha sonra 1796 yılında Georges Cuvier mamut ve mastodon fosillerini bulmuş ve günümüz filleri ile arasındaki onlarca farklılığı ortaya koymuştur. Böylece uzun yıllardır süren "canlıların soyu tükenemez, yoksa varlık amaçları boşa çıkar" düşüncesi yıkılmış, canlıların herhangi bir amaçla var olmadıkları ve soylarının tükenebileceği ispatlanmıştır (bazı kitleler "amaçlarını yerine getirdikleri zaman soylarının tükenebileceğini" ileri sürmeye çalışmış; ama bu zoraki düşünce hiçbir zaman insanlar arasında tutmamıştır).

 

Bu bulgulardan sonra fosil araştırmaları da hızlanmış ve paleontoloji bilimi bir anda tırmanışa geçmiştir. 1840'lara doğru, jeolojik zamanların büyük bir kısmı aydınlatılmıştır bile! 1841'de John Phillips dönemleri, o dönemde yaşamış baskın hayvan türlerine göre sınıflandırmıştır. Bu sınıflandırmaya göre:

 

  • Paleozoik: Denizel omurgasızlar ve balıklar tarafından domine edilen dönem
  • Mezozoik: Sürüngenlerin dönemi 
  • Senozoik: Memelilerin dönemi

Bu gelişimsel tablo, dönemin en sert ve tutucu jeologlarından ve Charles Darwin'in öğretmenlerinden olan Adam Sedgwick tarafından bile kabul edilmiştir.

 

1830 ile 1833 yılları arasında Charles Lyell, Jeolojinin Prensipleri isimli kitabını yayınlamış (kitap pek çok ciltten oluşmaktadır) ve üniformataryan görüşü ileri sürmüştür. Bu görüşe göre, Dünya üzerindeki jeolojik yapılar doğaüstü, veya onun tanımıyla "kataklazmik", açıklamalar yerinde, doğal ve yavaş işleyen süreçlerin etkisi altındaki değişim düşüncesiyle çok daha kolay ve ayrıntılı açıklanabilmektedir. Bu görüşler, ünlü doğa bilgini ve Evrimsel Biyoloji'nin babası sayılan Charles Robert Darwin'in fikirlerine yön veren görüşler olacaktır.

 

Görülebileceği gibi her ne kadar Darwin, Kuram'ın "babası" olarak kabul edilse de, aslında kendisinden önce çok engin bir bilgi birikimi zaten mevcuttu. Tek sorun, bu birikimin sistematik olarak sunulup doğal yasalarla desteklenmemesiydi. Darwin, yüzlerce bulguyla destekleyerek olabilecek en sistematik şekilde konuyu bir araya getirerek alanında bir atılım yaptı ve bu yüzden tüm kredileri kendi üzerine alabildi.

 

Yazıyı burada noktalandırmakta fayda görüyoruz, çünkü çok fazla uzayacak gibi duruyor. Bir diğer yazımıda, Darwin'in kuramı nasıl ele aldığını inceleyebiliriz.

 

Saygılarımızla.

ÇMB (Evrim Ağacı)

6 Yorum