“Neden Osmanlı sömürgeciliğe girişmedi?” suali, zahiren basit bir mukayeseye işaret ediyor gibi görünse de, hakikatte erken modern dünya sisteminin jeopolitik, iktisadî ve idarî dinamiklerini kavramadan verilecek her cevap eksik ve yüzeysel kalacaktır. Mamafih, meselenin esasını teşkil eden unsurlar dikkatle tetkik edildiğinde, Osmanlı Devleti’nin Avrupa tipi denizaşırı sömürgecilik modeline yönelmemesinin tesadüfî değil; bilakis coğrafî konum, askerî öncelikler, maliye yapısı, ticaret siyasetleri ve dünya tasavvurunun bileşkesi olarak tebellür ettiği görülür.
Evvela coğrafî mevkî meselesi zikredilmelidir. Osmanlı Devleti, üç kıtayı birbirine rapteden kara ve iç deniz hatlarının kavşağında teşekkül etmiş bir imparatorluktu. Bu durum, devletin tabiatı icabı “yakın hinterlandın tahkimi”ni esas kılmış, Atlas Okyanusu’na açılan keşifçi denizciliği ise tali bir mevkiye itmiştir. Halil İnalcık’ın isabetle vurguladığı üzere, Osmanlı siyasî aklı, fetih siyasetini ekseriyetle kara yolları ve stratejik boğazlar üzerinden yürütmüş; devletin askerî ve idarî teşkilâtı da bu kara merkezli genişlemeye göre tanzim edilmiştir. Bu itibarla Osmanlı’nın temel hedefi, Hint Okyanusu’na ulaşmak suretiyle doğu-batı ticaret yollarını kontrol altında tutmak olmuş; fakat bu teşebbüs, Portekizlilerin Atlas merkezli okyanus hâkimiyeti karşısında sınırlı neticeler vermiştir. Filhakika, Osmanlı’nın Hint Okyanusu seferleri (Pîrî Reis, Seydi Ali Reis gibi kaptanlar marifetiyle) bir “sömürgeleştirme” değil, ticaret yollarını muhafaza ve Müslüman limanları himaye etme maksadı taşımaktaydı.[1]
İkinci olarak askerî-stratejik öncelikler meselesi göz ardı edilemez. Osmanlı Devleti, XV. ve XVI. asırlarda en büyük rakipleri olan Habsburglar, Safevîler ve Memlüklerle mütemadiyen mücadele hâlinde bulunmuş; bu durum devletin insan gücü ve mali kaynaklarını ağırlıklı olarak kara cephelerine tahsis etmesine sebebiyet vermiştir. Avrupa devletleri ise Reconquista’nın hitamından sonra Atlantik’e yönelerek denizaşırı keşif ve istilâ hareketlerine hız kazandırmışlardır. Osmanlı’nın ise Balkanlar, Orta Avrupa ve İran sahası gibi geniş ve sürekli tehdit arz eden cepheleri mevcut idi. Bu sebeple devletin askerî bünyesi, okyanus ötesi kolonyal maceralardan ziyade sınır boylarının müdafaası ve merkezî otoritenin tahkimiyle meşgul olmuştur. Suraiya Faroqhi’nin de işaret ettiği üzere, Osmanlı askerî sistemi timar ve kapıkulu esasına dayanan kara ordusu ağırlıklı bir yapıya sahipti; bu yapı okyanus aşırı, müstakil koloniler tesis etmeye elverişli değildi.[2]
Üçüncü olarak maliye ve iktisat telakkisi zikredilmelidir. Avrupa merkantilizmi, denizaşırı kolonilerden maden, şeker, tütün ve köle emeği temin ederek metropol ekonomilerini besleyen bir sömürge düzeni inşa etmişti. Osmanlı iktisadî zihniyeti ise klasik çağda iaşe (provizyonizm) ve fiskalizm prensiplerine dayanıyor; devletin önceliği halkın temel ihtiyaçlarının temini ve iç piyasada fiyat istikrarının sağlanması olarak beliriyordu. Bu sebeple Osmanlı, uzak diyarlardan hammadde ithali için pahalı ve riskli sömürge teşebbüslerine girişmek yerine, mevcut vergi sistemi ve ziraî üretim üzerinden gelir temin etmeyi daha rasyonel bulmuştur. İnalcık’ın tahliline göre Osmanlı maliyesi, Avrupa’daki gibi sermaye birikimine dayalı bir burjuva sınıfı üretmemiş; dolayısıyla denizaşırı şirketler ve koloniler tesis edecek bir ekonomik sınıf da zuhûr etmemiştir.[3]
Dördüncü mühim amil, idarî ve siyasî zihniyet meselesidir. Osmanlı Devleti, fethettiği toprakları doğrudan merkezî idareye bağlamayı ve timar sistemiyle entegre etmeyi tercih eden bir “klasik imparatorluk” modelini temsil ediyordu. Avrupa sömürgeciliği ise metropolden kopuk, yarı-özerk ticaret şirketleri (meselâ Doğu Hindistan Kumpanyası gibi) vasıtasıyla yürütülmekteydi. Osmanlı bürokrasisinin bu tarz yarı-özel, ticaret odaklı ve merkezden bağımsız kolonyal yapılara müsaade etmesi düşünülemezdi. Nitekim Osmanlı idare geleneği, “mülk-i sultanî” anlayışıyla, fethedilen bölgelerin doğrudan padişah otoritesi altına alınmasını esas kabul ediyordu; bu da Avrupa tarzı sömürge imtiyazlarının ortaya çıkmasını engellemiştir.[4]
Beşinci olarak dünya tasavvuru ve ideolojik meşruiyet meselesi ele alınmalıdır. Avrupa kolonyalizmi, Hristiyan misyonerlik ve merkantilist yayılmacılıkla meşrulaştırılmış; yeni topraklar “keşif” ve “medenileştirme” retoriğiyle istilâ edilmiştir. Osmanlı ise kendisini “nizam-ı âlem” fikri etrafında şekillenen, İslam dünyasının hamisi bir cihan devleti olarak telakki etmiş; fetihleri dahi ekseriyetle komşu coğrafyalarda siyasî hâkimiyet kurma çerçevesinde yürütmüştür. Bu anlayış, okyanus aşırı, yerleşimci ve ticaret şirketleri eliyle yürütülen sömürgecilik modelinden zihniyet itibarıyla ayrışmaktadır. Cemal Kafadar’ın belirttiği üzere, Osmanlı yayılmacılığı “sınır boyu gazası” ve komşu bölgelerin siyasî ilhakı üzerinden gelişmiş; bu süreçte Atlantik dünyasında görülen tipte bir kolonyal kapitalizm ortaya çıkmamıştır.[5]
Mamafih, cevap giren zatlardan birinin meseleyi “Osmanlı’nın dinen caiz görmemesi” gibi münhasıran teolojik bir çekinceye irca etmesi, tarihî ve hukukî veriler muvacehesinde kâfi derecede isabetli görünmemektedir. Zira Osmanlı siyaset telakkisi, daha halifelik unvanı hanedana intikal etmeden asırlar evvel, devlet maslahatını ve nizam-ı âlem fikrini merkeze alan bir hukuk ve siyaset anlayışı üzerine bina edilmişti. Filhakika Fatih Sultan Mehmed devrinde tedvin edilen Kanunnâme-i Âl-i Osman’da yer alan ve devlet nizamının muhafazası uğruna en ağır tedbirlere dahi cevaz tanıyan hükümler, Osmanlı siyaset aklının salt dinî çekincelerle mahdut olmadığını, bilâkis maslahat-ı devlet prensibiyle hareket ettiğini açıkça göstermektedir. Bu itibarla, Osmanlı’nın denizaşırı hâkimiyet tesisine yönelmemesini doğrudan “dinen caiz görmeme”ye hamletmek, klasik devir Osmanlı hukuk zihniyetini anakronik bir perspektiften yorumlamak olur.[7]
Binaenaleyh, Fatih’ten dahi geriye uzanan bu cihanşümul siyaset telakkisi nazar-ı dikkate alındığında, Osmanlı’nın sömürgecilik modeline yönelmemesi dinî bir yasak telakkisinden ziyade, coğrafî ve stratejik önceliklerin tayin ettiği tarihî bir tercihin neticesi olarak tebarüz eder. Nitekim Osmanlı fetih ideolojisi, halifelik makamının resmen iktisabından çok önce dahi Balkanlar’dan Akdeniz adalarına kadar genişleyen bir hâkimiyet siyasetini meşru addetmiş; dolayısıyla devletin dünya nizamını tesis etme iddiası, yalnızca teolojik bir çekinceyle sınırlandırılamayacak derecede köklü bir siyasî geleneğe dayanmıştır.[6]
Netice itibarıyla Osmanlı Devleti’nin sömürgeciliğe girişmemesi bir “eksiklik” yahut “geri kalmışlık” alameti olarak değil; bilakis devletin coğrafî mevkii, askerî-stratejik öncelikleri, maliye yapısı, idarî gelenekleri ve dünya görüşünün tabiî bir neticesi olarak değerlendirilmelidir. Mamafih, Osmanlı’nın hiç denizaşırı teşebbüste bulunmadığını iddia etmek de isabetsiz olur; Hint Okyanusu seferleri ve Kızıldeniz politikası bunun aksini göstermektedir. Lakin bu teşebbüsler, Avrupa merkantilist kolonyalizminin tesis ettiği kalıcı, yerleşimci ve ekonomik sömürüye dayalı modelle mukayese edildiğinde, mahiyet itibarıyla farklı ve sınırlı kalmıştır.
Kaynaklar
- H. İnalcık. (2019). Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ, 1300-1600. ISBN: 9786057635099. Yayınevi: Kronik Kitap.
- S. Faroqhi. (2014). Osmanlı'da Kentler Ve Kentliler. ISBN: 9789753330060. Yayınevi: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
- C. Kafadar. (1995). Between Two Worlds: The Construction Of The Ottoman State. ISBN: 9780520206007.
- F. Braudel. (2021). Akdeniz Ve Akdeniz Dünyasi 1. ISBN: 9789752410848.
- P. J. Brummett. (1994). Ottoman Seapower And Levantine Diplomacy In The Age Of Discovery (S U N Y Series In The Social And Economic History Of The Middle East). ISBN: 9780791417010.
- İ. Ortaylı. (2025). Fatih Sultan Mehmed. ISBN: 9786256228665. Yayınevi: Kronik Kitap.
- S. M. II. (2017). Atam Dedem Kanunu : Kanunnâme-I Âl-I Osman. ISBN: 9789752430129. Yayınevi: Kronik Kitap.