The Outline of History, benim gözümde yalnızca bir tarih kitabı değil; insanlığın uzun ve karmaşık hikayesine tepeden bakmaya çalışan büyük bir anlatı gibi. Bir roman okur gibi başlayıp kendinizi bir anda milyonlarca yıllık bir yolculuğun içinde bulabiliyorsunuz. Çünkü H. G. Wells burada sadece savaşları, kralları ya da devletleri anlatmıyor; insanın nasıl ortaya çıktığını, nasıl düşündüğünü, nasıl toplumlar kurduğunu ve neden tekrar tekrar aynı hataları yaptığını anlamaya çalışıyor.
H. G. Wells yalnızca bir bilimkurgu yazarı değildir; aynı zamanda insanlığın geleceği ve geçmişi üzerine ciddi biçimde düşünen bir entelektüeldir. Çoğu kişi onu The Time Machine (Zaman Makinesi), The War of the Worlds (Dünyalar Savaşı) ya da The Invisible Man (Görünmez Adam) gibi bilimkurgu eserleriyle tanır. Ama Wells’in asıl derdi aslında teknoloji ya da uzay değil; “İnsanlık nereye gidiyor?” sorusuydu. Fakir bir ailede büyümüş, gençliğinde zor koşullar yaşamış, öğretmenlik yapmış ve bir süre biyoloji eğitimi almıştır. Özellikle evrim fikrinden çok etkilenmiştir; hatta bir dönem Thomas Henry Huxley’in öğrencisi olmuştur. Huxley, Charles Darwin’in en güçlü savunucularından biri olduğu için Wells’in tarih ve insanlık anlayışında evrimsel düşüncenin izi çok belirgindir.
The Outline of History’i yazma koşulları da oldukça ilginçtir. Kitap, World War I sonrasında, dünyanın büyük bir yıkım ve hayal kırıklığı yaşadığı dönemde yazılmıştır. İnsanlık milyonlarca insanın öldüğü bir savaştan çıkmıştı ve Wells şu soruyu soruyordu. “Bu kadar gelişmiş olduğunu düşünen insan neden tekrar tekrar aynı felaketleri yaratıyor?” İşte bu kitap biraz da bu sorunun cevabı olarak doğdu.
Wells, tarihin yalnızca kralların, savaşların ve fetihlerin hikayesi olarak anlatılmasına karşıydı. Ona göre insanlık tarihi daha geniş bir çerçevede ele alınmalıydı .Yaşamın başlangıcından, evrimden, ilk insanlardan başlayarak bugüne gelen büyük bir süreç olarak. Bu yüzden kitabın tam adı “Yaşamın ve
İnsanlığın Açık Tarihi” gibi düşünülebilir.
İlginç olan şu ki kitap ilk yayımlandığında yalnızca akademisyenlere değil, sıradan insanlara da hitap etmesi amaçlandı. Zaten “plain history” yalın ve açık tarih ifadesi de buradan gelir ve herkesin anlayabileceği bir dünya tarihi yazmak istemiştir.
Kitabı okurken bazen bir tarih kitabından çok, dünyayı dolaşan yaşlı ve bilgili bir anlatıcının sesini duyuyormuş gibi hissediyorum. Wells size yalnızca bilgi vermeye çalışmıyor; aynı zamanda insanlığa biraz sitem ediyor gibi. Sanki “Bunca şeyi öğrendik ama neden hala birbirimizi yok etmeye çalışıyoruz?” diye soruyor. Özellikle savaşlar, dinler, imparatorluklar ve medeniyetlerin yükseliş ve çöküş hikayelerinde bunu hissediyorsunuz.
Ama kitabı değerlendirirken küçük bir şeyi unutmamak lazım Wells bunu 1920’lerde yazdı. Yani bugün elimizde olan birçok arkeolojik, paleoantropolojik ve genetik bilgi o dönemde yoktu. Örneğin insan evrimi, erken homininler ya da bazı uygarlıkların kronolojisi konusunda bugün daha farklı bilgilerimiz var. Bu yüzden kitabı “kesin tarih kitabı” gibi değil; çok zeki, dünyayı anlamaya çalışan bir yazarın insanlık üzerine büyük yorumu gibi okumak daha keyifli olabilir.
Bu kitap biraz insanlığa tutulmuş büyük bir ayna gibi. Okudukça yalnızca geçmişi değil, bugünkü insanı da düşünmeye başlıyorsunuz ve belki de Wells’in asıl amacı buydu. Geçmişi öğretmekten çok, insanı kendisiyle yüzleştirmek.