Eskiden, Batı’da, erkeklerin bir pratisyen hekimin imzasıyla eşlerini ve kızlarını akıl hastanesine yatırma hakkı olduğunu biliyor muydunuz?
Şimdi kitapla doğrudan ilgisi olmayan bilgiler vereceğim.
Elizabeth Packard'ın hayatını okumanızı tavsiye ederim. Onun mücadelesi sonucunda 1867'de Packard Yasası çıktı, ABD'de, delilik iddiasıyla suçlanan tüm kişilerin kamuya açık bir duruşma hakkına sahip olduğunu garanti eden ve kişisel özgürlüğü koruyan bir yasa.
Fakat bu yasa belli ki İngiltere'ye uğramamıştı.
Kitap yorumuna başlıyoruz.
Spoiler içerebilir.
Iris adında bir genç kadın, bir akıl hastanesinden telefon alır. Euphemia Lennox adında bir akrabasından bahsederler. Iris böyle birinin varlığını hiç bilmemektedir. Bütün ailesini kaybetmiştir, yalnızca hiç kardeşi olmadığını söyleyen, Alzheimer hastası babaannesi Kitty yani Kathleen Lennox vardır.
Derken geçmişe gideriz. Esme adında bir kız çocuğunu tanırız. Alabildiğine özgür bir hayal dünyası vardır. Ailesinin dayattığı katı görgü kurallarına uymayı hiç sevmez.
Esme büyür, bir genç kız olur. Özgür ruhu var olmaya devam etmektedir. Ablası Kitty, ailesinin ve o dönemin kendisinden beklediği genç kız tipolojisine uyar ve evlenmek için can atarken, Esme üniversiteye gitmek, eğitimine devam etmek ister. Ama babasından büyük bir tepki alır.
Annesi, Esme'nin saçlarını modaya uygun olarak kısacık kesmek için ısrar eder ama Esme uzun saçlarını sevmektedir. Bir gün annesinin elbisesini üzerinde dener. Bu son damla olur.
Bütün bu "asilikler", babaya korkunç bir karar aldırır. Esme, bir kolunda babası, diğer kolunda doktor, bir hastane koğuşuna doğru sürüklenmektedir. "Deli" damgası yemiştir. Yatağa bağlanır, kıyamadığı uzun güzelim saçları gümüş makasla kesilir. Bir yanlışlık olduğunu düşünür Esme. Kısa zamanda serbest bırakılacağına inanmak ister.
Esme'nin umudu ablası Kitty'dir. Mektup üstüne mektup yazar. Hemen gelsin diye... Onu kurtarsın diye... Bilmiyordur ki özgürlüğünü, yalancı şahitlik yaparak elinden alan da Kitty'dir. Sevdiği adamı ve bebeğini de...
Günler geçer. Sonra aylar. Sonra yıllar.
İçim acıyarak okudum romanı. Fakat sonra üzerine düşündüğümde, kitapta görmezden gelemediğim bir mantık daha doğrusu tarihsel hata olduğunu fark ettim.
Kitapta tam bir tarih geçmiyor. Ancak bir sahnede Iris'in cep telefonu çalıyor. Başka bir sahnede ise Alex bir internet sitesi üzerinde çalıştığını söylüyor. Bundan dolayı söyleyebiliriz ki Iris'in yaşadığı dönem 2000'den sonrası.
Esme'nin akıl hastanesine kapatıldığı tarih en iyi ihtimalle 1939, daha öncesi olamaz.
E kardeşim...
1939-45'te dünya savaşı çıktı. Ondan sonra dünyada paradigma değişimi yaşandı. 1960'larda ikinci dalga feminizm hareketi başladı. 1969'da hippiler vardı. 70'lerde, 80'lerde psikiyatri alanında ve hasta hakları bakımından büyük gelişmeler oldu.
Biri de demedi ki bu kadının aklı başında, dosyasında da sırf ailesine asi olduğu için buraya getirildiği yazıyor, biz bu kadını serbest bırakalım diye.
Bu hikayenin gerçek olması durumunda, Esme en geç 1960'larda, 40'lı yaşlarında bir kadın olarak serbest kalırdı.
Böyle olsa daha gerçekçi olurdu, üstelik dram dozundan taviz vermeden. Çünkü boş yere 15-20 yıl akıl hastanesinde hapis kalmış, bebeği elinden alınmış, sonra ailesi tarafından sahip çıkılmayıp hayatını tek başına kuran bir karakterin hayatı da yeterince dramatiktir. Fakat o zaman final boşa düşerdi.
Kitabın bir eksisi de yazarın yazım tarzı. Paralel kurgu hem okurken sevdiğim hem de yazarken kullandığım bir tekniktir. Fakat kitapta, bakış açıları arasında çok hızlı geçiş yapılabiliyor ve kimin gözünden baktığınızı geç anlıyorsunuz. Ayrıca yazar bazı olayları direkt yazmıyor, sadece ima ediyor yahut o asıl eylemin hemen sonrasını betimliyor ve sizin anlamanızı bekliyor. Finalde ne olduğunu anlamak için iki kez okudum.
Bu dezavantajları bir kenara koyarsak akıcı ve etkileyici bir roman. Okumazsanız bir şey kaybetmezsiniz ama okuyunca da pişman etmez. 10 üzerinden 6 veriyorum.
Not: Tarihsel gerçeklik konusundaki yorumumdan pek emin olamadığım için, yapay zekâya sordum. Cevabını not düşeyim.
"İngiltere'deki eski akıl hastanelerinin (asylum sistemi) tarihi göz önüne alındığında, kurumlaşmış sistemlerin ne kadar korkunç birer "girdap" olduğu biliniyor.
Kurumsal Hafıza Kaybı: 20. yüzyılın ortalarında bu tür devasa akıl hastanelerine kapatılan ve dış dünyayla bağı tamamen koparılan pek çok hasta, zamanla sistemin unutulmuş birer demirbaşı haline gelebiliyordu. Ailesi tarafından ziyaret edilmeyen, dışarıda arayanı soranı olmayan ve dosyasına 'toplum için uyumsuz/tehlikeli' damgası vurulan hastalar, 60'lardaki veya 70'lerdeki reform dalgalarından maalesef haberdar olamayabiliyor ya da doktorların 'kronikleşmiş' ön yargıları yüzünden göz ardı edilebiliyordu.
Yazar Maggie O’Farrell, Esme'nin içeride unutulma halini biraz da bu 'mutlak terk edilmişlik' ve kurumun karanlık yüzü üzerine kuruyor."