“Ben, ben, ben, aziz yaşamımda hüküm süren ve her söylediğim şeyde işitilen nakarat buydu işte,” der.
Fakat bu yorucudur. Bir rolü oynamak ve aslında o olmamak, yorucu ve anlamsızdır. Bir gün köprüden geçerken bedensiz bir ses duyar, bir gülüş. Onun hâliyle dalga geçen bir kahkaha. Bu ses, adeta Camus’nün absürdizminin canlanmış hâlidir. Bu gülüşü duyan avukat artık kendini kandıramaz ve hayatının anlamsızlığıyla yüzleşmek zorunda kalır.
Camus'ye göre hayatın kendiliğinden var olan bir anlamı yoktur ve insan, anlam bulma ihtiyacıyla anlamsız bir evrende yapayalnız kalakaldığında bu saçmalıkla yüzleşir. Bu gerçeğin farkına varan bireyin intiharla kaçmak yahut inançla ya da felsefeyle örtbas etmek yerine, hayatın anlamsızlığını kabullenip o şekilde yaşaması gerekir.
Bizim avukat henüz böyle bir kabullenişe hazır olmadığı için, eğlence ve hazza sığınır. Cinsellik ve sarhoşlukla gününü gün etmeye başlar. Gülüşün sesini kısabilir fakat susturamaz. Bohem yaşamın da bir çözüm olmadığını anlar.
“Tükürük hücresi”nden bahseder. Daracık olduğu için sadece ayakta durulabilen ve kapısının suçlunun çenesinin hizasında bittiği hücrelerdir. Gardiyanlar gelip geçerken suçlunun yüzüne tükürür ve suçlu, yüzünü silemez.
İnsanların, din ya da ahlak kuralları olmadan da suçluluğu yaratıp cezalandırabileceğini bu örnek üzerinden anlatan avukat, herkesin birbirini yargılayarak mecazi tükürük hücrelerine kapattığını söyler. Herkes yargıçtır, herkes birbirine karşı suçludur ve bunun mantıklı bir sebebi yoktur.
“Ama insan acılarının en büyüğü yasasız yargılanmaktır.”
Jean-Baptiste’in asıl kurnazlığı bu noktada başlar. Yargılanmaktan ve vicdan azabıyla tek başına yüzleşmekten korktuğu için dahice bir kaçış yolu bulur: Önce kendini yargılamak, sonra da herkesi kendi suçuna ortak etmek. Çünkü eğer herkes suçluysa, hiç kimse suçlu değildir.
Modern insanın yüzüne tek bir soru çarpar kitap: Kendi sahte ahlakımızın ve bencilliğimizin konforunda yaşamaya devam mı edeceğiz, yoksa aynadaki o ikiyüzlüyle yüzleşecek cesareti gösterecek miyiz?