Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Günümüzde uçabilen en büyük kuş sorusunun cevabı neyi ölçtüğünüze göre değişir, kanat açıklığına bakıyorsanız rekor gezici albatrosta, gövde ağırlığına bakıyorsanız toy kuşundadır. Bahsettiğiniz pelikan yazısındaki beş metre kanat açıklığı bilgisi ise bariz bir yazım veya çeviri hatasıdır, günümüzde yaşayan hiçbir kuş türü bu boyuta ulaşamaz.
Önce şu pelikan efsanesini aradan çıkaralım. Sulak alanlarımızda da karşımıza çıkan tepeli pelikan (Pelecanus crispus) gerçekten devasa bir kuştur ancak kanat açıklığı en fazla 3,2 ile 3,4 metre civarına ulaşır. Beş metre dediğiniz açıklık neredeyse küçük bir pervaneli uçak ebadıdır. O ölçekleri en son milyonlarca yıl önce yaşamış ve soyu tükenmiş Pelagornis sandersi gibi fosil devlerde görüyorduk. Doğa ne kadar sınırları zorlasa da, günümüz atmosfer yoğunluğunda ve kuş iskeletinin kemik mukavemetinde beş metrelik bir kanadı çırpıp havalandıracak kas kütlesi biyomekanik açıdan mümkün değildir.
Kanat açıklığı kategorisinde yaşayan tartışmasız zirve, gezici albatros (Diomedea exulans) ve yakın akrabası güney kraliyet albatrosudur (Diomedea epomophora). Güvenilir saha ölçümlerinde 3,5 metreyi aşan, hatta nadir kayıtlarda 3,65 metreye kadar ulaşan kanat açıklıkları belgelenmiştir. Bu hayvanlar açık denizlerde rüzgar gradyanını kullanarak neredeyse tek bir kasını bile yormadan, kanat çırpmadan günlerce süzülür. Havada kusursuz birer aerodinamik dehasıdırlar ancak karaya indiklerinde o büyü bozulur, devasa kanatları toplamak ve yürümek onlar için tam bir eziyete dönüşür.
Büyüklüğü havaya kaldırılan kütle olarak ele alırsak, taht doğrudan toy kuşlarına geçer. Afrika savanlarında yaşayan kori toyu (Ardeotis kori) ile Avrasya bozkırlarının sakini büyük toy kuşu (Otis tarda), uçabilen en ağır canlılardır. Yetişkin bir erkek toy kuşu 18 ile 20 kilogram ağırlığa ulaşabilir. Evrimsel olarak uçabilen bir canlının taşıyabileceği fiziksel sınırın tam eşiğindedirler. O cüsseli gövdeyi yerden kesmek muazzam bir kalori ve efor istediği için mecbur kalmadıkça uçmazlar, yerde koşturmayı tercih ederler.
Özetle, gökyüzünde en geniş kanat açıklığı albatroslara, yerçekimine direnen en ağır gövde ise toy kuşlarına aittir. Pelikanlar da oldukça heybetlidir fakat beş metrelik kanat masalını fosil kayıtlarına bırakmak gerekir.
Dünya'daki su kapalı bir hidrolojik döngü içinde sürekli dolaşır, yani teknik olarak gezegendeki su uzaya kaçıp yok olmaz! Asıl risk, kolayca erişebildiğimiz temiz tatlı su kaynaklarının tükenmesi ve kirlenmesidir. Böyle bir senaryoda çözüm kesinlikle Mars'a gitmek değil, Dünya'daki devasa okyanus sularını arıtmak ve mevcut suyu kapalı devre sistemlerle geri dönüştürmektir.
Mars fikri harika bir bilimkurgu filmi gibi tınlasa da gerçekler çok daha karmaşık! Mars'ta yer altında ve kutup takkelerinde devasa miktarda su buzu olduğunu biliyoruz. HATTA Kızıl Gezegen'in yüzeyinin altında göller bile keşfedildi! Fakat oradaki suyu hemen bir bardağa doldurup içemeyiz, çünkü Mars buzu ve toprağı insan için son derece zehirli olan perklorat tuzları ile dolu! Bir damla su içebilmek için ölümcül radyasyon ve dondurucu soğuk altında milyonlarca kilometrelik bir lojistik operasyon yürütmek, fiziksel ve ekonomik açıdan imkansıza yakındır.
Peki temiz tatlı suyumuz biterse gezegenimizde ne yapacağız? Yanı başımızda duran ve gezegenin yüzde yetmişini kaplayan okyanuslara yöneleceğiz! Çözümün ilk basamağı desalinizasyon, yani deniz suyunu tuzdan arındırma teknolojisidir. Günümüzde ters ozmoz sistemleri kullanılarak deniz suyundaki tuz ve mineraller süzülüp içilebilir su üretilebiliyor. Enerji maliyeti yüksek olsa da Mars'a su aramaya gitmekle kıyaslanamayacak kadar erişilebilir ve pratiktir.
İkinci ve en kritik adım ise atık suların geri kazanımıdır. Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki astronotlar zaten yıllardır tam olarak bunu yapıyor! İstasyonda ter, solunum nemi ve hatta idrar bile özel filtrelerden geçirilerek Dünya'daki birçok şebeke suyundan daha saf hale getiriliyor. Gezegen genelinde tatlı su krizi yaşandığında, kentsel atık suların en ileri arıtma yöntemleriyle yeniden döngüye sokulması hayatta kalmamızı sağlayacak temel yöntem olacaktır.
Hayır, uzaktan yakından hiçbir bilimsel geçerliliği yok. Bir bardak kolayı vücuttan atmak veya asidini dengelemek için 32 bardak su içmek gerektiği masalı, fizyolojiden bihaber alkali su simsarlarının uydurduğu bayat bir şehir efsanesidir. Hatta bu tavsiyeye uyup peş peşe 32 bardak su içmeye kalkarsanız koladan değil, nur topu gibi bir hiponatremiden acilin kırmızı alanına yatarsınız.
Bu iddia, insan bedenini içi saf su dolu cam bir beher zannedenlerin ilkel seyreltme matematiğinden türemiştir. Kolanın pH değeri fosforik asit sebebiyle 2,5 civarındadır. Ancak o çok bilmişlerin atladığı ufak bir biyoloji gerçeği var, insan midesi zaten gün boyu pH değeri 1,5 ile 2 arasında değişen hidroklorik asit üretiyor. Yani içtiğiniz asitli içecek, midenizin kendi doğal ortamından daha asidik bile değildir. Mideden geçen asidik karışım bağırsağa ulaştığında, pankreasın salgıladığı bikarbonatla gayet nizami biçimde tamponlanır ve nötralize edilir.
Böbreklerimiz de kenarda oturup toksin aksın diye kova kova su bekleyen pasif bir mutfak süzgeci değildir. Kanımızın pH seviyesi akciğerler, böbrekler ve bikarbonat tampon sistemleri sayesinde 7,35 ile 7,45 gibi inanılmaz dar bir koridorda milimetrik olarak tutulur. Kola içtiniz diye kanınız asitleşmez, böbrekleriniz de acil durum alarmı vermez. Gün boyu sahada ve masada gerçek kronik hastalık yüküyle uğraşırken bir de insanların 8 litre su içip kendini zehirleme ihtimaliyle cebelleşmek gerçekten yorucu. Çünkü o kadar suyu kısa sürede lıkır lıkır içmek kandaki sodyumu tehlikeli biçimde seyreltir, beyin ödemi yapar ve komaya kadar sokar.
Elbette kolayı masum ilan edecek halim yok. Düzenli tüketimi tip 2 diyabet, obezite ve kardiyometabolik risklerin en büyük besleyicilerindendir. Fakat buradaki problem vücutta biriken hayali toksinler değil, o kutudaki devasa serbest şeker yüküdür. Sağlığı korumanın yolu da 32 bardak su içip böbrekleri iflasa zorlamak değil, o kutuyu baştan açmamaktır.
Açıklamadaki yüzde doksan üç gibi internette gezen o aşırı steril istatistikleri bir kenara bırakırsak, işitebilen ancak doğuştan hiç konuşmamış birinin zihninde belirli bir şahsın ses kaydı dönmez. Bu kişi düşünürken genelde çevresinden duyduğu konuşmacıların ses özelliklerinden derlenen bir karmayı, nötr bir tınıyı ya da hiçbir akustik kimliği olmayan soyut bir dil akışını deneyimler. Sosyal medyadaki popüler testlerin iddia ettiği gibi iç ses, kafanın içinde 7/24 çalan berrak bir radyo kaydı değildir.
Tipik konuşan bireylerde iç ses, büyük oranda ses tellerini ve dili hareket ettiren motor mekanizmanın sessiz bir simülasyonudur. Beyin, kaslara gerçek bir komut göndermeden önce ortaya çıkacak sesin bir tahmin kopyasını üretir. Doğuştan konuşamayan ancak işitme duyusu tam olan birinde bu vokal motor prova repertuarı bulunmaz. Buna karşılık işitsel korteks ve dil algılama ağları sağlamdır. Zihin boşluk sevmediği için dili dış dünyada en sık duyduğu kaynaklardan, örneğin ebeveynlerin tonlamalarından, çevresindeki konuşmalardan veya dinlediği ses kalıplarından devşirir.
Klinik gerçeklikte iç ses sanıldığı gibi tek tip bir hoparlör gibi de çalışmaz. Zihnin içinde bitmek bilmeyen bir monolog döndürmek zaten yeterince yorucuyken, sosyal medyanın her zihinsel varyasyonu üç saniyelik videolarla yeni bir sendrom gibi paketleme hevesi kafa karıştırıyor. Konuşabilen insanların dahi önemli bir kısmı iç sesini bir ses tonu, cinsiyet ya da tını olmadan deneyimler. Düşünce çoğu zaman akustik bir yankıdan ziyade sessiz bir kelime akışı veya saf anlam olarak akar. Hiç konuşmamış bir birey için de durum böyledir. Zihin ya duyusal hafızasındaki seslerden birini ödünç alır ya da perde ve akustik derinlik barındırmayan, tamamen tınısız bir içsel diyalog yürütür.
Kısa ve net cevap: Blemmyae halkı kesinlikle gerçekti ama göğüslerinde yüzleri olan başsız yaratıklar değillerdi! Gerçekte hepimiz gibi boyunlarının üzerinde başları olan, gayet normal insanlardı. Antik Roma metinlerinde ve Orta Çağ haritalarında göğsünde gözleri ve ağzı olan canavarlar olarak resmedilmeleri ise tamamen seyahat efsanelerinin ve kulaktan kulağa yayılan abartıların bir ürünü.
Tarihteki gerçek Blemmyeler, antik çağda günümüz güney Mısır ve kuzey Sudan çöllerinde yaşayan göçebe bir Nübye topluluğuydu. Çöl ortamına müthiş uyum sağlamış, okçulukta son derece yetenekli ve deve sırtında hızlı akınlar düzenleyen güçlü savaşçılardı. Roma İmparatorluğu ile hem çok yoğun ticaret yapmışlar hem de sınır boylarında Romalı lejyonlara epey zor anlar yaşatmışlardı. Yani biyolojik olarak hiçbir gariplikleri yoktu, sadece çölde hayatta kalma konusunda çok usta bir halktılar.
Peki bu göğsünde yüzü olan başsız insan miti tam olarak nereden çıktı? Tarihçiler ve antropologlar bu efsanenin doğuşunu birkaç çok mantıklı nedene bağlıyor:
Kısacası bu anlatı, çöl savaşçılarının akılcı savunma taktikleri ile antik çağın popüler mitolojisinin harika bir kesişimi. Fiziksel olarak başları kesinlikle yerindeydi ama bıraktıkları efsane Orta Çağ haritalarını süsleyecek kadar canlı kaldı!