Aslında neden ahlak kuralları olduğunu bilmiyorum ama sürekli değiştiğini ve bu değişimin nedenini sanırsam biliyorum. Ahlak kuralı sürekli değişir çünkü insanlar değişir, teknolojiler değişir, düşünce değişir. 21.YY da iyi veya normal olarak görülen bir davranış 15.YY için ahlak dışı olurdu. Örneğin giyinme, bir bayan açık giyinse bazı yobazlar haricinde diğer insanlar normal olarak görür ama bunu gidip de 15.YY da yapsanız sizi taşlarlardı. Bunun sebebi etik görüşlerimizin ve düşüncelerimizin değişmesidir. Ve eminim ki gelecekte de ahlak kurallarımız değişecek. Aslında bu kurallar bir bakıma da toplumun görüşlerine bağlı. Toplum ne derse ahlak kuralı o olur. Ahlak kuralı bölgeden bölgeye de değişir. Neden ahlak kuralı olduğunu bilmesem de nasıl değiştiğini kendi çapımda anlatmaya çalıştım. Yardımcı olabildiysem ne mutlu bana...
Merhabalar Metahan Yiğit
Önceliklelikle insan evriminden baslamak istiyorum. Bizim pençelerimiz, uzun sivri dişlerimiz yoktur, yada diğer hayvanlardan daha hızlı çevik değiliz, hızlı yüzemeyiz, uçamayız, fiziksel olarak cok gucsuzüz. Bu yuzden sosyal hayvanlar olarak evrimleştik çünkü tek basımıza dogada hayatta kalamayız.
Sosyal hayatlar kurmamız, bize kaçınılmaz olarak belli başlı haklar ve sorumluluklar getirmiştir. Sadece insanlarda değil toplu yasayan butun hayvanlarda da ahlak ve kurallar vardır. Yani her kuralı kısıtlama olarak algılamamalısın. Eger kendini hiç kısıtlamazsan (!) hiç basarı elde edemezsin, bu bütün toplum içinde geceli, eger toplum kendi bireylerini (akıl ve mantık cercevesinde) kısıtlamazsa (!) problemler oluşmaya baslar. Ahlak bu yuzden vardır.
Ahlakın dogruluğu ise bir Baska tartışma konusu. Şahsi fikrimi soliyim. Sırf atalarımız yaptığı için, kulturde birtakım davranışlar oldugu için yada liderler emrettiği için yapılan davranışlar genelde ahlaklı olmaz.Ahlak denilen şey kültürden yada dinden gelmemeli. Arastırılmış, üzerine kafa yorulmuş, bilimle çelişmeyen seyler ahlaklıdır. Bu dusunceme gore diyebilirim ki cogunluğun sahip oldugu ahlaka cok dogru diyemem acıkcası.
İnsan yasadıkca, okudukça, ogrendikce ve tecrübe ettikce kurallara uymanın gerekliliğini ve kendine kural koymanın gerekliliğini anlıyor. Yani evet kesinlikle ahlaka belli kısıtlamalara(!) kesinlikle değer
Merhabalar.
Ahlak neden var sorusunu en az iki şekilde anlamamız mümkün:
İlk soru daha çok evrimsel psikolojinin ve toplum bilimlerinin (sosyoloji, antropoloji) cevaplandırmaya çalıştığı bir soru ve ahlakın objektif olup olmadığı konusunda herhangi bir varsayımla hareket etmiyor. Bu bilimlerin bahsettiği anlamda ahlak var. Çünkü ahlak diye nitelendirdiğimiz belli toplumsal kurallar ve davranışlar var. Yani burada, birinci soruda, bahsedilen anlamda ahlakın varlığı tartışmalı bir mesele değil. Sorunun cevabı da evrimsel psikoloji ve sosyoloji gibi bilimler tarafından verilebilir. Ahlakın bu bahsettiğim düzeydeki var olma nedeni muhtemelen evrimsel açıdan avantaj sağlaması. Çünkü ahlak insanların size karşı davranışlarını ön görmenizi sağlayan ve işbirliği yapmayı kolaylaştıran bir toplumsal kurum. Belli türden kurallara göre eylemde bulunan canlılar/türler hayatta kalıp üreyebiliyor. Öte yandan bu tür kurallara göre eylemde bulunmayan canlıların birbirleriyle iş birliği yapması, mesela herkesin önüne geleni öldürmesi, çok daha zorlaştırırdı iş birliği yapmayı. Bu yüzden özellikle sosyal hayvanlar belli davranış kalıplarını övmeye, belli davranış kalıplarınıysa cezalandırmaya ihtiyaç duyarlar. Evrimsel açıdan, birinci soruda bahsettiğim türde, ahlakın var olma nedeni kabaca bu.
İkinci soruysa daha felsefi ve ahlak felsefesinin metaetik adı verilen alanı altında inceleniyor. Bu sorunun kastettiği şey şu: Mesela herkes aksi yönde düşünseydi bile birini keyfi olarak öldürmek yanlış olur muydu? Bizim hakkında ne düşündüğümüzden bağımsız bir ahlak yasası ya da ahlaki doğru ya da yanlışlar var mı? Bu şekilde sorduğumuz zaman ikinci sorudaki anlamda ahlakın var olup olmadığı ilk soruya kıyasla çok daha tartışmalı. Her iki tarafın da güçlü argümanları var ahlakın objektifliği lehinde ve aleyhinde. Bunlardan bazıları şöyle:
Ahlakın objektifliği lehinde:
a) Enoch'un Vazgeçilmezlik Argümanı: Bu argümanın ele alındığı güzel bir makaleye Öncül Analitik Felsefe Dergisi internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Kaynaklara makaleyi ekliyorum.
b) Suç Ortakları Argümanı: Ahlak 'normatif' yani değer yargılarıyla ya da olması gerekenle ilgili yargılar içerir. Böyle yargılar sadece ahlak felsefesinde değil epistemoloji gibi felsefe alanlarında da mevcut. Mesela bazı inançlara sahip olmak diğer inançlara sahip olmaktan daha makuldür. Makul olmak da değerle ilgili bir şey. Eğer bir inanç diğerinden daha makul olabiliyorsa bu objektif normatif gerçeklerin olduğu anlamına gelir. Hatta bazı epistemolojik gerçekler -mesela o şu inanca sorumsuz bir şekilde ulaştı türü- direkt ahlaki gerçeklerin alt türü olarak ela alınabilir. Bu durumda epistemolojik normatif gerçekler varsa ahlaki normatif gerçekler de olmalı.
c) Barizlik Argümanı: Ahlakın objektifliğine karşı getirilebilecek herhangi bir itirazı düşünün. Bu itirazlar zorunlu olarak felsefi varsayımlara yaslanmak zorunda. Ancak bazı ahlaki gerçekler var ki bunlar apaçık. Doğrulukları o kadar bariz ki aleyhlerine öne sürülebilecek argümanların hepsinden daha bariz olarak doğru olmalılar. Mesela 'Diğer her şeyi eşit tutarsak acı çekmek/çektirmek kötüdür' bariz bir şekilde doğru bir ahlaki önerme gibi görünüyor. Doğruluğu bu önerme aleyhinde öne sürülebilecek bütün felsefi argümanlardan daha bariz. O halde acının kötü olduğu bizim öyle düşünüp düşünmememizden bağımsız bir objektif ahlaki gerçek olmalı.
Ahlakın objektifliği aleyhinde:
Mackie'nin Tuhaflık Argümanı: Bu argüman kabaca ahlaki gerçeklerin çok tuhaf olduklarından hareket ediyor adından da anlaşılacağı üzere. Evrendeki diğer hiçbir şey, bir şeylerin 'nasıl olması gerektiği' ile ilgili değil. Ancak ahlaki gerçekler varsalar öyleler. Bize bir şeyleri nasıl yapmamız gerektiğini söylüyorlar. Bu tür gerçeklerin özellikle maddi bir evrende nasıl var olabileceği sorunlu görünüyor. Ayrıca Mackie ahlaki inançların bizi eylemde bulunmak için motive edebilmesini de tuhaf buluyor çünkü Hume'dan beri gelen bir gelenek inançların tek başına motive edici güçlerinin olamayacağını söylüyor. O halde ahlaki inançlarımız motive edici olmalı, ancak hiçbir inanç motive edici olamaz. Dolayısıyla burada ahlak için motivasyondan yola çıkan bir güçlük olduğunu görüyoruz.
Evrimsel Çürütme Argümanı: Bu argüman hakkında güzel bir yazı Öncül Analitik Felsefe Dergisi sitesinde mevcut. Kaynaklara yazıyı ekliyorum.
Ahlak kuralları bilinç (benlik bilinci) olmadan ortaya çıkamaz. Ama tabi burada önemli olan ahlak denilince hangi referans (tanımlama) çerçevesinde ahlaki anladığınızdır. Örneğin iyi ve kötü kavramları benliksel olarak anlamlı ve birbirinden farklı kavramlardır. İnsan kendi benliğini tanıyarak ve bilerek başkalarını bilebilir ve algılayabilir (aynı hislere ve örneğin acı deneyimine sahip olarak). İnsan ancak kendindekini bilebilir (örneğin acı deneyimi gibi) bu objektif ahlak kurallarının temelidir ve de bu kurallar evrenseldir. Çünkü insanın doğası ve biyolojisi de evrenseldir. Bu anlamda ahlak bu çizdiğimiz benlik bilinci çerçevesi içinde zamana ve topluma göre değişmez. Yeterki insan kendini fark etsin, benliğini sorgulasın, düşünsün ve fark etsin. Ahlak toplumsal bir olgu değil gerçekte bu çizdiğimiz çerceve içinde benlikseldir ve bireyseldir. Ahlakın kaynağı yine belirttiğim çerçeve için bireysel ve benliksel olarak ortaya çıkan kavramlara dayanır. Bu çerçeve dışında ise ahlak kavramının uydurma kurallar dışında hiç bir anlamı yoktur. Yani örneğin A toplumunda yerleşik düşüncelere göre oluşan ve nesilden nesile aktarılan ahlak anlayışının çoğu kültürel ritüel gibi atalardan aktarılma dışında anlamı yoktur. Ahlak tek başına faydacılıkla da açıklamaz çünkü fayda kavramı veya zarar kavramı da benliksel bilinç ile ortaya çıkar. İnsanın kendi benliğini dair farkındalığı olmasa fayda ve zarar kavramları da asla ortaya çıkamazdı. O yüzden faydacı ahlak anlayışları da ilk belirttiğim benliksel bilince dayalı ortaya çıkar. Ahlakın benlik bilincine dayanan evrensel biyolojik ve doğal temeli vardır. Bazı kişilerin yapmaya çalıştığı faydacı ahlak anlayışlarında üstün anlam yoktur. Pratik düşüncelerle ahlaki anlamaya çalışırlar. Oysa ahlaklı olmada insan için benliksel bir üstün anlam vardır. Örneğin adaletli olmak insanda çok derin bir anlama ve hisse karşılık gelir. Bu hisler ise gerçekte tanımsızlığa uzanır. Çünkü derine inersek benlikteki bu duygu/his denilen durumların gerçekte tanımı yoktur. Bizler sadece tanımlama yanılgısındayız. Basitçe bunlara isim verip tanımladığımızı zannediyoruz.
Ahlak dediğimiz olgu kültürel evrim çerçevesinde medeniyetimizi sürdürebilmek için toplum tarafından çevresel koşullara göre evrimleşen kurallar bütünüdür. Evrimsel olarak insan toplum halinde yaşayan bir tür. Oyun Teorisi çerçevesinde kültürel evrimin de etkisi ile "sürekli bireysel ve canının istediği gibi takılan" toplumlar hayatta kalamadığı ve dağıldığı için zamanla "ahlak" dediğimiz kavram evrimleşiyor. Bu yüzden toplumun öğretmesi ve yaşadığımız çevresel şartlar çerçevesinde kötülüğün ne olduğunu, yapmamamız gerektiğini öğreniyoruz ya da bunu içselleştiriyoruz.
Tıpkı biyolojik evrimde olduğu gibi. Bu konularda da geniş bir çeşitlilik var ve çevresel koşullarda ister istemez bazı eylemlerde bulunacaksınız. Bunların da bazı sonuçları olacaktır. Bu durum da zekası olan ve düşünebilen canlılardan oluşan sosyal bir yapı için bazı davranışları doğru veya yanlış olarak görmeye sebep olacaktır. Böyle gittikçe belki farkında bile olmadan belki farkında olarak bunlardan etkilenecek ve içsel olarak bazı şeyleri istememeye bazı şeyleri doğru veya yanlış bulmaya başlayacaksınız. Böylelikle toplumun genel ahlak anlayışı ve kişilerin ahlak anlayışı oluşacaktır.
Bu yüzden ahlak görecelidir. Bir şeyin göreceli olması bilim dışı yapmaz. Nasıl ki evrimsel süreçte farklı çevresel koşullarda farklı özellikler evrimleşebiliyor, ahlak da böyledir. Farklı kültürlerde ve toplumlarda o toplumun devam edebilmesi için toplum tarafından bazı kurallar belirlenir. Yani ahlak toplumsal bir olgudur. Ahlakın evrimi ile ahlak felsefesi farklı alanlardır. Ahlak felsefesi yani etik de insanların zekasının evriminin bir sonucudur Ama farklı bir alandır.
Bir örnek üzerinden daha iyi anlaşılacaktır. Örneğin bir kadını döven kişiler açısından bu bir ahlaksızlık değil. Hatta "modern olmayan" toplumlarda yaşasaydık toplumun geneli kadın cinayetlerini ahlaksızlık olarak görmeyecekti. -ki bazı toplumlar görmüyor.- Ama bizim kültürümüz "böyle" bir toplumda evrimleştiği için hukuk ve ahlak kuralları da bu şekilde evrimleşti.
Atıyorum Arabistan'da doğsaydım belki de ben de bunu ahlaksızlık olarak görmeyecektim. O yüzden kadın cinayetlerine karşı çıkmayacaktım ya da bireysel olarak farklı çevresel koşullarım olacaktı. Okuduğum kitaplar, gördüğüm şeylerden dolayı ahlakım toplumdan farklı bir şekilde oluşacaktı ve topluma "uyumsuz" olduğum için o toplumda ahlaksız olarak görülecektim. Ben de belki kendi ahlaki görüşümle uyumlu olan bir topluma gidip kadın cinayetlerinin ahlaksızlık olduğunu savunmaya devam edecektim. Bunu yapamasaydım Arabistan'da ahlaksız olarak cezalandıracaktım ya da onlara uyum sağlamam sağlanacaktı. Benim gibi olanlar toplanıp Arabistan toplumunun ahlakını değiştirmeye de çalışabilirdi. Bu tamamen bir "evrimsel silahlanma yarışı" aslında.
İyilik veya kötülük göreceli olduğu gibi iyilik yapmak veya yapmamak da toplumsal-kültürel çerçevede olan bir evrimsel silahlanma yarışıdır. Tanrı'ya dayanan inançlar da bu yarışın bir parçasıdır, genel olarak ahlak da bu yarışın parçasıdır. Toplumsal bir şekilde yaşayan türümüzü ve medeniyetimizi devam ettirmek için evrimleşmiştir. Her ne kadar "kendi içinizden", "benliğinizden" ya da "Tanrı istediği" için iyilik yaptığınızı düşünseniz de aslında kültürel evrim bağlamında iyilik yapıyorsunuz. Sadece buna bir katman daha ekliyorsunuz. Eklediğiniz bu "Tanrı", "içinizden gelme" ya da "benlik" katmanını istediğiniz kadar önde tutun, ana sebep yine toplumsal evrimdir.
Eğer farklı çevresel koşullarda yetişirseniz şimdiki halinizin yapmayacağı şeyler de yapabilirdiniz. İnsan toplumsal şekilde yaşayan bir tür olmasaydı, hiçbir kimse ile etkileşmeseydi; ahlak, hukuk, adalet, haklar, eşitlik, medeniyet gibi kavramlar da oluşmazdı. Hatta topluluk halinde evrimleşmeseydik "ayna nöronlar" gibi biyolojik unsurlarla desteklenmezdi. Çünkü kendinizi toplumdaki başka birinin yerine koyabilme özelliği bile "toplumsal" işlevi olan bir biyolojik özelliktir. Eğer sadece benliğiniz ile, kendiniz ile olsaydınız bu tür toplumsal bir özelliğin evrimleşmesi biyolojik temelde de mümkün olamazdı.
Özetle: Eğer toplumun ahlakına uygun bir şekilde davranıyorsanız ve bir kadını kimse görmese bile dövmek size yanlış geliyorsa bunun sebebi de basittir. İnsanın toplumsal bir şekilde evrimleşmesinden ötürü biyolojik olarak da içselleştirdiğiniz bir durum olduğunu gösterir bize. Bunu sadece benliğe indirgeme hatasına düşmemelisiniz. Eğer insan toplumsal bir tür olmasaydı bu tür "içsel" ve "biyolojik" unsurlar da oluşamayacaktı.
Tabii ki hiç kimse görmediği takdirde kadını dövebileceğinizi söylüyorsanız evrimin toplumsal çeşitliliğinde o topluma "uyumsuz"sunuz demektir. Ancak ahlak, hukuk, adalet, eşitlik, haklar, medeniyet gibi kavramlar sizin için önemliyse evrimsel çeşitlilikte "uyumlu" olarak evrimleşen bir toplumun bir parçasısınız demektir. Dolayısı ile ahlak dahil insanların bütün davranışları, kuralları, tepkileri, inançları toplumsal/kültürel evrimin biyolojik olan evrime ve bireyin "içsel" durumuna etki eden bilimsel bir olgudur.