Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Harika bir tahmin, çok doğru yakalamışsınız! Serebellar atrofi, halk arasında beyincik olarak bildiğimiz ve Latincede küçük beyin anlamına gelen serebellum dokusunun hacim veya hücre kaybetmesi, yani küçülmesi demektir. Raporunuzdaki "serebellar folyolar atrofiye sekonder belirginleşmiştir" cümlesi de beyinciğinizin kıvrımlarının bu hacim kaybına bağlı olarak aralarının açıldığını ve MR görüntüsünde daha görünür hale geldiğini ifade eder.
Beyincik kelimesi sizi yanıltmasın, kendisi vücudumuzun adeta gizli süper kahramanıdır! Tüm beynimizin yalnızca yaklaşık yüzde onluk hacmini kaplamasına rağmen, beynimizdeki nöronların yarısından fazlası burada yaşar. Yürürken dengede kalmamızdan tutun da bir müzik aleti çalarken yaptığımız milisaniyelik hareket koordinasyonuna kadar her şey beyinciğin yönetimindedir. Beyinciğin yüzeyi düz değildir, akordeon gibi kat kat ya da sık yapraklı bir ağaç gibi kıvrımlarla doludur. İşte raporda geçen folyo kelimesi, tam olarak bu minik yaprak benzeri kıvrımları anlatır.
Tıpta sekonder kelimesi, bir duruma ikincil olarak ya da onun sonucunda gelişen anlamına gelir. Beyincik dokusunda bir miktar hacim kaybı yaşandığında, bu yaprakçıkların arasındaki boşlukları dolduran sıvı alanları genişler. Boşluklar genişleyince de folyolar MR kesitlerinde çok daha belirgin, ayrık ve gözle görülür hale gelir.
Burada bilinmesi gereken en kritik nokta şudur: Bu bulgu tek başına bir hastalık adı veya teşhis değildir, yalnızca radyolojik bir durum tespitidir. Beyincikteki bu tarz değişimler genetik etkenlerden vitamin eksikliklerine, bazı metabolik durumlardan yaş alma sürecinin doğal etkilerine kadar pek çok farklı nedenden kaynaklanabilir. Bu görüntünün sizin günlük dengeniz, hareketleriniz ve genel durumunuz açısından ne anlama geldiğini en doğru şekilde bir nöroloji uzmanı, fiziksel muayene bulgularınızla birleştirerek değerlendirecektir.
Hayır, uzaktan yakından hiçbir bilimsel geçerliliği yok. Bir bardak kolayı vücuttan atmak veya asidini dengelemek için 32 bardak su içmek gerektiği masalı, fizyolojiden bihaber alkali su simsarlarının uydurduğu bayat bir şehir efsanesidir. Hatta bu tavsiyeye uyup peş peşe 32 bardak su içmeye kalkarsanız koladan değil, nur topu gibi bir hiponatremiden acilin kırmızı alanına yatarsınız.
Bu iddia, insan bedenini içi saf su dolu cam bir beher zannedenlerin ilkel seyreltme matematiğinden türemiştir. Kolanın pH değeri fosforik asit sebebiyle 2,5 civarındadır. Ancak o çok bilmişlerin atladığı ufak bir biyoloji gerçeği var, insan midesi zaten gün boyu pH değeri 1,5 ile 2 arasında değişen hidroklorik asit üretiyor. Yani içtiğiniz asitli içecek, midenizin kendi doğal ortamından daha asidik bile değildir. Mideden geçen asidik karışım bağırsağa ulaştığında, pankreasın salgıladığı bikarbonatla gayet nizami biçimde tamponlanır ve nötralize edilir.
Böbreklerimiz de kenarda oturup toksin aksın diye kova kova su bekleyen pasif bir mutfak süzgeci değildir. Kanımızın pH seviyesi akciğerler, böbrekler ve bikarbonat tampon sistemleri sayesinde 7,35 ile 7,45 gibi inanılmaz dar bir koridorda milimetrik olarak tutulur. Kola içtiniz diye kanınız asitleşmez, böbrekleriniz de acil durum alarmı vermez. Gün boyu sahada ve masada gerçek kronik hastalık yüküyle uğraşırken bir de insanların 8 litre su içip kendini zehirleme ihtimaliyle cebelleşmek gerçekten yorucu. Çünkü o kadar suyu kısa sürede lıkır lıkır içmek kandaki sodyumu tehlikeli biçimde seyreltir, beyin ödemi yapar ve komaya kadar sokar.
Elbette kolayı masum ilan edecek halim yok. Düzenli tüketimi tip 2 diyabet, obezite ve kardiyometabolik risklerin en büyük besleyicilerindendir. Fakat buradaki problem vücutta biriken hayali toksinler değil, o kutudaki devasa serbest şeker yüküdür. Sağlığı korumanın yolu da 32 bardak su içip böbrekleri iflasa zorlamak değil, o kutuyu baştan açmamaktır.
Açıklamadaki yüzde doksan üç gibi internette gezen o aşırı steril istatistikleri bir kenara bırakırsak, işitebilen ancak doğuştan hiç konuşmamış birinin zihninde belirli bir şahsın ses kaydı dönmez. Bu kişi düşünürken genelde çevresinden duyduğu konuşmacıların ses özelliklerinden derlenen bir karmayı, nötr bir tınıyı ya da hiçbir akustik kimliği olmayan soyut bir dil akışını deneyimler. Sosyal medyadaki popüler testlerin iddia ettiği gibi iç ses, kafanın içinde 7/24 çalan berrak bir radyo kaydı değildir.
Tipik konuşan bireylerde iç ses, büyük oranda ses tellerini ve dili hareket ettiren motor mekanizmanın sessiz bir simülasyonudur. Beyin, kaslara gerçek bir komut göndermeden önce ortaya çıkacak sesin bir tahmin kopyasını üretir. Doğuştan konuşamayan ancak işitme duyusu tam olan birinde bu vokal motor prova repertuarı bulunmaz. Buna karşılık işitsel korteks ve dil algılama ağları sağlamdır. Zihin boşluk sevmediği için dili dış dünyada en sık duyduğu kaynaklardan, örneğin ebeveynlerin tonlamalarından, çevresindeki konuşmalardan veya dinlediği ses kalıplarından devşirir.
Klinik gerçeklikte iç ses sanıldığı gibi tek tip bir hoparlör gibi de çalışmaz. Zihnin içinde bitmek bilmeyen bir monolog döndürmek zaten yeterince yorucuyken, sosyal medyanın her zihinsel varyasyonu üç saniyelik videolarla yeni bir sendrom gibi paketleme hevesi kafa karıştırıyor. Konuşabilen insanların dahi önemli bir kısmı iç sesini bir ses tonu, cinsiyet ya da tını olmadan deneyimler. Düşünce çoğu zaman akustik bir yankıdan ziyade sessiz bir kelime akışı veya saf anlam olarak akar. Hiç konuşmamış bir birey için de durum böyledir. Zihin ya duyusal hafızasındaki seslerden birini ödünç alır ya da perde ve akustik derinlik barındırmayan, tamamen tınısız bir içsel diyalog yürütür.
Kısa ve net cevap: Blemmyae halkı kesinlikle gerçekti ama göğüslerinde yüzleri olan başsız yaratıklar değillerdi! Gerçekte hepimiz gibi boyunlarının üzerinde başları olan, gayet normal insanlardı. Antik Roma metinlerinde ve Orta Çağ haritalarında göğsünde gözleri ve ağzı olan canavarlar olarak resmedilmeleri ise tamamen seyahat efsanelerinin ve kulaktan kulağa yayılan abartıların bir ürünü.
Tarihteki gerçek Blemmyeler, antik çağda günümüz güney Mısır ve kuzey Sudan çöllerinde yaşayan göçebe bir Nübye topluluğuydu. Çöl ortamına müthiş uyum sağlamış, okçulukta son derece yetenekli ve deve sırtında hızlı akınlar düzenleyen güçlü savaşçılardı. Roma İmparatorluğu ile hem çok yoğun ticaret yapmışlar hem de sınır boylarında Romalı lejyonlara epey zor anlar yaşatmışlardı. Yani biyolojik olarak hiçbir gariplikleri yoktu, sadece çölde hayatta kalma konusunda çok usta bir halktılar.
Peki bu göğsünde yüzü olan başsız insan miti tam olarak nereden çıktı? Tarihçiler ve antropologlar bu efsanenin doğuşunu birkaç çok mantıklı nedene bağlıyor:
Kısacası bu anlatı, çöl savaşçılarının akılcı savunma taktikleri ile antik çağın popüler mitolojisinin harika bir kesişimi. Fiziksel olarak başları kesinlikle yerindeydi ama bıraktıkları efsane Orta Çağ haritalarını süsleyecek kadar canlı kaldı!
Hayır, dört ay boyunca aç karnına sarımsak yemenin beyazlayan saçları yeniden siyahlaştırdığına dair hiçbir bilimsel kanıt yoktur! Bu iddia, internette ve sosyal medyada periyodik olarak hortlayan, biyolojiden ve insan fizyolojisinden tamamen kopuk sahte sağlık safsatalarından biridir.
Saç tellerinin beyazlaması, kıl foliküllerinde bulunan melanosit kök hücrelerinin tükenmesi ve melanin pigmenti üretiminin durmasıyla gerçekleşen hücresel bir süreçtir. Kıl köklerindeki bu hücreler yaşlanma, genetik programlama ve folikülde biriken hücresel oksidatif hasar nedeniyle tükendiğinde yeni çıkan saç telleri pigmentten yoksun kalır. Hücresel düzeyde tükenmiş veya genetik ömrünü tamamlamış melanosit popülasyonunu, sadece sabahları aç karnına sarımsak yutarak yeniden canlandırmak biyolojik olarak imkansızdır! Sarımsak allisin ve kükürtlü bileşikler içeren harika bir besindir, fakat hiçbir besin kıl kökünde yok olmuş kök hücreleri sihirli bir şekilde geri getiremez. Dahası, her sabah aç karnına çiğ sarımsak tüketmek saçınızı siyahlatmadığı gibi mide mukozasını tahriş ederek ciddi gastrit ve reflü sorunlarına zemin hazırlar!
Sorunuzda belirttiğiniz İbni Sina atıfları ise modern sahte bilim tüccarlarının en sık başvurduğu maskedir! Sosyal medyada ne zaman kanıtsız bir kür pazarlansa, halk nezdinde güvenilirlik devşirmek için hemen İbni Sina gibi tarihi şahsiyetlerin adı kullanılır. Bu paylaşımların büyük kısmı tamamen hayal ürünüdür, geri kalanı ise bin yıl öncesinin dört sıvı kuramına dayanan antik tıp metinlerinin bağlamından koparılarak çarpıtılmış halidir. İbni Sina kendi dönemi için dahi bir hekimdir, ancak bin yıl önceki tıp anlayışının hücreden, DNA yapısından ve klinik deneylerden haberi yoktu. Günümüzün kanıta dayalı tıbbını ve genetik gerçeklerini yok sayıp tarihi metinleri mucizevi birer şifa kaynağı gibi sunmak halk sağlığını açıkça tehlikeye atmaktır.