Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Kulaktan kulağa yayılan o meşhur efsaneyi doğrudan çöpe atalım: Hayır, burnunuzu karıştırmak burun deliklerinizi kalıcı olarak büyütmez veya burnunuzun anatomik şeklini genişletmez! Burun deliklerinin boyutu ve şekli, parmakla esnetilip kalıbı bozulacak bir oyun hamuru değildir.
Burun yapımızın, burun kanatlarının ve deliklerinin formunu belirleyen asıl güç genetik mirasımızdır. Yapılan geniş çaplı genom analizleri, yüz ve burun morfolojisinin çok sayıda gen tarafından sıkı bir biyolojik denetimle yönetildiğini kanıtlıyor. Burun kanatlarındaki ve ucundaki kıkırdaklar, yüksek oranda kollajen ve elastin lif içeren son derece dirençli bir mimariye sahiptir. Bu kıkırdak doku mekanik basınca maruz kaldığında geçici olarak esner, ardından sahip olduğu elastik toparlanma kabiliyetiyle orijinal formuna hızla geri döner. Dolayısıyla gün içinde parmağınızla uyguladığınız kuvvet, genetik olarak kodlanmış bu kıkırdak çatıyı kalıcı şekilde genişletemez veya yeniden modelleyemez.
Fakat deliklerin büyümemesi, bu eylemin dokularınıza zarar vermediği anlamına kesinlikle gelmiyor! Tıpta rinotilloksomani olarak adlandırılan kompulsif burun karıştırma alışkanlığı, burun mukozasında kronik erozyona, tekrarlayan kanamalara ve mikrobiyal kolonizasyonlara zemin hazırlar. Hatta kronik travmaya maruz kalan vakalarda kıkırdak genişlemek bir yana aşınabilir, burun bölmesinde delinme anlamına gelen septum perforasyonu gelişebilir. Özetle burun delikleriniz bu alışkanlıkla devasa boyutlara ulaşmaz ama burnunuzun iç doku bütünlüğünü ve sağlığını çok ciddi şekilde tahrip edebilirsiniz.
Kapalı formüle bakarak tek bir istisna bile barındırmayan kusursuz bir kural arıyorsanız, boşuna vakit kaybetmeyin çünkü doğada böyle bir kural yok. Organik ve inorganik ayrımı evrenin değişmez bir doğa yasası değil, kimyacıların laboratuvarda işleri kolaylaştırmak için benimsediği tarihsel ve pratik bir uzlaşıdan ibarettir.
Müfredatların yıllardır ezberlettiği kestirme tanımların hepsi ilk gerçek kimyasal temasla çöker. İçinde hidrojen ve karbon bulunması şart derseniz, tek bir hidrojen bile içermeyen tetraklorometan (CCl4) ya da hekzaklorobenzen gibi katıksız organik moleküller açıkta kalır. Karbon karbon bağı ararsanız, tek karbonlu metan veya formik asidi kapının önüne koymuş olursunuz. İşin ilginç yanı, HCN molekülü hem karbon hem hidrojen taşır. Hatta IUPAC sistematiğinde formonitril adıyla organik bir nitril muamelesi görür. Yine de sulu çözeltideki davranışı halojen asitlerine benzediği ve siyanür tuzları mineral tuzları gibi davrandığı için geleneksel olarak inorganik kabul edilir.
Bikarbonat (HCO3) ve karbonik asit meselesi de tamamen yapının ve bağların kimyasal doğasıyla ilgilidir. Karbonat iyonu, tıpkı sülfat veya nitrat gibi davranan tipik bir mineral anyonudur. Karbon atomunun tamamen oksitlendiği bu yapılarda, organik kimyanın omurgasını oluşturan kovalent karbon iskeletleri ve reaksiyon dinamikleri bulunmaz. Bir molekülün organik olup olmadığını kapalı formüldeki harf diziliminden değil, karbonun yükseltgenme basamağından, kurduğu kovalent bağların niteliğinden ve kimyasal reaksiyon mekanizmalarından anlarsınız.
Doğa insanların ders kitaplarındaki düzen takıntısına göre şekil almaz. Sınırda kalan birkaç molekülü tek bir kapalı formül kuralına sığdırmaya çalışmak nafile bir çabadır, çünkü o sınır doğanın kendisinde değil, bizim sınıflandırma hevesimizde yatar.
Dağlar olmasaydı sadece dümdüz bir yeryüzünde yürüyor olmazdık, Dünya iklimi, tatlı su sistemleri ve biyolojik çeşitlilik bugünkünden bütünüyle farklı, son derece tekdüze ve kırılgan bir yapıya bürünürdü. Dağlar gezegenin doğal su kuleleri, atmosferik hava seti ve küresel karbon dengesinin ana merkezleridir, onların yokluğu karasal yaşamı temelinden sarsardı.
Öncelikle küresel su ve yağış dengesi kökten değişirdi. Dağ sıraları, okyanuslardan gelen nemli hava kütlelerini yükselmeye zorlayarak orografik yağışları tetikler ve zirvelerindeki buzullar ile kar örtüsü sayesinde nehirleri sürekli besler. Dağlar bulunmasaydı hava akımları kıtaların içlerine dirençle karşılaşmadan akar, yağışlar öngörülemez biçimde dağılır ve Amazon, Ganj veya Tuna gibi kıtaları boydan boya besleyen tatlı su damarları doğamazdı. Nehirler yerine durgun sığ bataklıklar ile kavurucu kurak ovaların hakim olduğu geniş araziler görürdük.
İkinci kritik darbe gezegenin termostatına inerdi. Dağ oluşumuyla yüzeye çıkan taze silikat kayaları, yağmur suyuyla kimyasal tepkimeye girerek atmosferdeki karbondioksiti bağlar ve nehirler yoluyla okyanus tabanına kilitler. Bu kimyasal ayrışma Dünya'nın aşırı ısınmasını önleyen en güçlü doğal frendir. Dağların olmadığı bir dünyada bu mekanizma durma noktasına gelir, atmosferde sera gazları kontrolsüzce birikir ve iklim aşırı sıcak, dengesiz dönemlere savrulurdu. Ayrıca okyanuslara taşınan fosfor ve demir gibi mineraller kesileceği için denizel besin zinciri de tabandan çökerdi.
Jeolojik açıdan baktığımızda ise dağların bulunmaması, levha tektoniğinin hiç çalışmadığı anlamına gelirdi. Levha hareketleriyle yükselmeyen bir gezegende rüzgâr ve su aşındırması durmaksızın işler, yüz milyonlarca yıl içinde tüm kıtaları deniz seviyesine kadar aşındırıp düzleştirirdi. Sonuçta kara parçaları yükseltisini kaybedip sular altında kalır, gezegen devasa ve sığ bir okyanus dünyasına dönüşürdü.
Biyolojik açıdan ise canlı evrimi bugünkü zenginliğinin yanına bile yaklaşamazdı. Dağlar sundukları rakım farkları, farklı sıcaklık basamakları ve mikroiklim cepleriyle canlı popülasyonlarını birbirinden yalıtır. Bu coğrafi izolasyon türleşmenin en büyük motorudur. Dümdüz bir yeryüzünde canlılar birbirinden kolayca ayrılamaz, yeni türlerin evrimi fazlasıyla yavaşlar ve fosil kayıtlarında izlediğimiz o büyüleyici canlı çeşitliliği hiçbir zaman ortaya çıkamazdı.
O minik sinekler çöpün içinde kendiliğinden, yani yoktan var olmuyor. Genellikle meyve sineği (Drosophila melanogaster) veya organik atıklara yerleşen kambur sinek (Phoridae) türlerinden olan bu canlılar, ya çöpe attığınız meyve ve sebzelerin kabuğunda mikroskobik yumurta olarak eve çoktan girmiş durumdadır ya da çürüme kokusunu alıp en ufak açıklıktan içeri sızarak çöpe yumurtlamıştır.
Eski çağlarda insanların etten kurt, çöpten sinek türediğine inanması gibi bazen bize de o poşetin dibinde bir anda oluştuklarını düşündürür. Oysa arka planda müthiş bir koku alma duyusu ve biyolojik adaptasyon çalışır. Çöp bekledikçe içindeki organik maddeler bakteriler ve mayalar tarafından parçalanır, fermantasyon başlar. Açığa çıkan etil asetat ve asetik asit gibi fermantasyon gazları bu sinekler için açık büfe davetiyesidir. Çok uzaklardan bile bu kimyasal sinyalleri algılayabilen yetişkin bir dişi, sineklik tellerinin gözeneklerinden veya kapı altındaki mikroskobik boşluklardan içeri kolayca girip çöpe ulaşır.
Diğer yaygın senaryo ise onların zaten evin içinde bulunmasıdır. Manavdan veya marketten aldığımız meyve ve sebzelerin kabuklarında çoğu zaman çıplak gözle seçilemeyen sinek yumurtaları bulunur. Bu besinlerin artıkları çöpe atılıp oda sıcaklığında bekletildiğinde, nemli ve besleyici ortam kuluçka için mükemmel bir yuvaya dönüşür.
İşin bizi en çok şaşırtan kısmı ise onların inanılmaz üreme hızıdır. Tek bir dişi sinek birkaç günlük ömründe çöpe yüzlerce yumurta bırakabilir. Sıcak bir ortamda yumurtanın çatlaması, larvanın beslenmesi, pupa evresi ve yetişkin bir sinek olarak uçması yalnızca 7 ile 10 gün sürer. Çöpü birkaç gün beklettiğimizde, etrafta hiç sinek görmemiş olsak bile bir sabah onlarca küçük canlının uçuştuğunu görmemizin asıl sebebi bu hızlı yaşam döngüsüdür.
Kısa ve net cevap verelim: Hayır, çekirdeksiz karpuz kesinlikle GDO değildir ve insan sağlığına hiçbir zararı yoktur. İnternette sağdan soldan kopyalanıp berbat çevrilmiş felaket tellalı yazılarda her alışılmadık tarım ürününe hemen GDO yaftası yapıştırılıyor ancak buradaki biyolojik gerçek bambaşka. Çekirdeksiz karpuz laboratuvarda yabancı bir gen aktarılarak üretilmez. Tamamen klasik ıslah tekniklerine ve kromozom sayısını değiştirme prensibine, yani poliploidi yöntemine dayanan kısır bir melezdir.
Bu meyvenin nasıl ortaya çıktığını anlamak için temel genetik sürecine bakmak yeterli. Doğadaki standart bir karpuz iki takım kromozoma, yani diploid (2n) yapıya sahiptir. Çekirdeksiz varyete üretilirken önce normal bir karpuz fidesine acıçiğdem bitkisinden elde edilen kolşisin isimli bir madde uygulanır. Bu kimyasal hücre bölünmesi sırasında kromozomların ayrılmasını önleyerek sayıyı iki katına çıkarır ve ortaya dört takımlı, yani tetraploid (4n) bir ebeveyn bitki çıkar. Daha sonra bu dört takımlı bitkinin dişi çiçeği, normal iki takımlı (2n) bitkinin polenleriyle döllenir. İşte bu çaprazlamadan elde edilen tohumlar ekildiğinde üç takım kromozom taşıyan, yani triploid (3n) karpuz bitkisi elde edilir.
Peki neden çekirdek oluşmuyor ve o beyaz yapılar ne anlama geliyor? Üç takım kromozom tek sayı olduğu için bitki mayoz bölünme sırasında kromozomlarını eşit eşleyemez. Tıpkı at ile eşeğin çiftleşmesinden doğan katır gibi bu bitki de biyolojik olarak kısırdır. Tarlada meyve tutumunu tetiklemek için yanına normal karpuzlar ekilir ve arılar polen taşır. Meyve büyür ama tohum hücresi üreyemez. Karpuzun içinde denk geldiğiniz o yumuşak, saydam ve beyaz parçacıklar da tehlikeli bir mutasyon veya kimyasal birikinti değildir. Onlar yalnızca döllenemediği için içi boş kalmış, sert kabuk bağlayamamış tohum taslaklarıdır ve rahatlıkla yenebilir.
Fide aşamasında kullanılan kolşisinin meyveye geçip geçmediği de sıkça sorulur. Bu kimyasal yalnızca en baştaki ata bitkinin sürgün ucuna tek bir sefer uygulanır. Sizin sofranıza gelen karpuzda veya onun tohumunda kolşisin kalıntısı bulunması kimyasal olarak imkansızdır. Dolayısıyla çekirdeksiz karpuz yerken sağlığınız açısından endişe etmenizi gerektirecek hiçbir durum yoktur.