Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Kısa cevap: Tam olarak hangisi olduğunu kimse bilmiyor, ama elma, muz ya da çilek olmadığı kesin. Botanikte meyve, çiçeğin döllenmiş yumurtalığının olgunlaşmış hâlidir. Yani meyve, çiçekli bitkilerle birlikte ortaya çıktı. Fosil kayıtları bunun yaklaşık 130 milyon yıl önce, Erken Kretase döneminde olduğunu gösteriyor. Daha eski tarihler öneren fosil iddiaları da var ama tartışmalı.
Kızına şöyle anlatabilirsin: Çiçekler yokken bitkilerin tohumları ortadaydı, çam kozalağı gibi. Tohumu bir kabuğun içine saklayan ilk bitkiler, ilk meyveyi yapmış oldu.
Yani ilk meyveyi sofradaki gibi tatlı, sulu bir şey olarak düşünme. Büyük ihtimalle küçük, sert ve bugün çoğumuzun yüzüne bakmayacağı bir şeydi. Etli, iri, tatlı meyveler çok sonra, hayvanlarla tohum yayılımı ilişkisi geliştikçe çeşitlendi. İnsanın elindeki şeftali, domates, portakal ise bin yıllık seçilimin ürünü.
Bir de şu incelik var. Domates, salatalık ve patlıcan botanik olarak meyve. Kızın bir dahaki kahvaltıda bunu sorarsa hazırlıklı ol.
Çünkü insan vücudunun mavi, yeşil veya mor bir saç pigmenti üretecek biyokimyası yok. Saç rengi, tek bir pigment ailesinin oranlarıyla belirlenir ve o ailenin paleti kahverengiden sarıya, kızıla kadar uzanır, daha ötesine geçmez.
Saçın rengini melanin verir ve iki ana türü vardır. Östromelanin koyu kahverengi-siyah tonlardan sorumludur. Feomelanin ise sarımsı-kırmızımsı tonları verir. Bütün doğal saç renkleri bu iki pigmentin miktarı ve oranının farklı kombinasyonlarıdır. Sarı saç az östromelanin demektir, kızıl saç ise feomelanin baskınlığı demektir. Bu pigmentlerin hiçbiri mavi ya da yeşil ışığı baskın olarak yansıtacak bir kimyasal yapıya sahip değil.
Burada akla gelen itiraz şu: gözlerde mavi var, neden saçta olmasın? Mavi gözün rengi de aslında mavi bir pigmentten gelmez. İrisin ön katmanında az miktarda melanin vardır ve ışık dokuda saçıldığında kısa dalga boyları (mavi) geri yansır. Buna yapısal renk diyoruz. Gökyüzünün mavisine benzeyen bir ışık saçılması bu. Saçta ise durum farklı. Saç teli, keratinden oluşan sıkı paketlenmiş bir korteks ve onun içine gömülü melanin granüllerinden oluşur. Bu yapı ışığı mavi yönde saçacak biçimde düzenlenmemiştir, melanin de ışığı büyük oranda soğurur. Sonuçta ne kadar az melanin olursa olsun, saç mavi değil açık sarı, hatta beyaz görünür.
Genetik taraf da aynı sonuca varır. MC1R, OCA2, KITLG gibi genlerdeki varyantlar saç rengini etkiler, ama hepsi melanin üretiminin türünü ve miktarını ayarlar. Mavi veya yeşil bir pigment üretmek, bunun için yepyeni bir biyosentez yolağı gerektirir. Bu da tek bir mutasyonla değil, bir dizi yeni enzimin evrimiyle mümkün olur.
Doğada mavi ve yeşil pigmentler elbette var, ama başka canlılarda. Bazı kelebeklerin mavisi yapısal renktir, bazı kuşların yeşili ise sarı pigmentle yapısal mavinin birleşiminden doğar. Memelilerde ise bu tür renkler çok nadirdir ve saç/kürk için pratikte yoktur. İnsanlarda mavi veya yeşil saç gördüğünüzde, genellikle boya, bazen de bakır içeren su ya da havuz kimyasalları söz konusudur. Sarı veya açık saçta klor ve bakır tuzlarının birikmesiyle oluşan yeşilimsi ton gerçekten de adli kimyada tanıdık bir örnektir, ama bu doğuştan değil, sonradan gelen bir kirlenmedir.
Kısacası mesele evrimsel bir tercihten çok biyokimyasal bir sınırdır. Elimizdeki palet iki pigmentle sınırlı ve doğa bu paletle yetinmiş.
Merhabalar.
Toplumdan yozlaşma dediğimiz bu var olan durumu iki farklı şekilde açıklayabiliriz. Bu durum bilinçli veya bilinçsiz olabiliyor.
İlk önce bilinçsiz, yani farkında olmadan aslında toplumdan uzaklaştığımız, yozlaştığımız bir düşünsel sisteme bakalım. Toplumların belli tabuları, belli kalıpları vardır ve bu kalıplara göre yaşayışlarını devam ettirirler. Gün ola ki bu toplumun prangalarından kurtulan, yani esir hayatından kurtulup kendi düşünsel çizelgesini oluşturabilen , kendi aklını kullanabilen bir insan çıktığı zaman o toplumdan soyutlanır, ister istemez ayrılır. Çünkü senin fikirlerin toplumun ideallerine ters düşüyor ve dolayısıyla toplumdan dışlanıyorsun; bu bildiğimiz hemen her filozofta veya bilim insanında böyleydi.
Bir de ikinci grup var. Ben bu gruba birazcık romantizm duygusuyla hareket edenler şeklinde yorumluyorum. Toplumdan fikir olarak değil, görünüş olarak farklılaşmak istiyorlar. "Onlarla aynı olmamalıyım" düşüncesi aslında bunun altında yatıyor. Dolayısıyla kendilerini toplumdan farklı bir kümeye atıyorlar; bunlar da ikinci grup.
Ama unutmamalıyız ki aklını kullanabilme cesareti gösterebilmiş her radikal fikir veya her varlık gösterebilen insan toplumdan hemen hemen her zaman soyutlanmıştır; bu mecburi olarak bir gerçekliktir.
Kısa cevap: Sakız çiğnemek çene hattınızı belirgin hâle getirdiğini gösteren sağlam bir kanıt yok, aşırı çiğnemek ise çene eklemi ve çiğneme kasları için gerçek bir risk taşıyor. Yani "jawline sakızı" diye bir şey, eczanede de internette de aynı derecede raf süsü.
Neden böyle? Çiğneme kası (masseter) çalıştıkça hacmi artabilir, bu doğru. Ama bu, kalın ve gergin bir kas demek, estetik olarak "keskin çene" demek değil. Çene hattının görünümünü esas belirleyen şeyler kemik yapısı (alt çene açısı, çene ucu), genetik, yüzdeki yağ oranı ve yaşla gelen doku değişimleridir. Sakız bunların hiçbirini değiştirmez. Üstelik kas büyürse yüz keskinleşmez, kareleşir ve genişler. Estetik kliniklerinin masseter kasına botulinum toksini uygulayıp kası küçültmesinin sebebi de tam bu: insanlar zaten çok çiğneyen, kası aşırı gelişmiş çeneyi daraltmak istiyor.
Zarar kısmı ise sizin duyduğunuz uzmanların haklı olduğu yer. Sürekli ve uzun süre sakız çiğnemek şunlarla ilişkilendirilmiş:
Şunu da ekleyeyim, bu çalışmaların çoğu ilişki gösteriyor, "sakız mutlaka hasar yapar" demiyor. Ama kazancı olmayan bir şeyin riskini göze almak için de bir sebep göremiyorum.
Süre ne olmalı? Jawline için hiçbir süre önerilmez, çünkü ortada kanıtlanmış bir fayda yok. Sakızı ağız kokusu veya tükürük salgısını artırmak için kullanıyorsanız, şekersiz ve yemekten sonra en fazla 10 ila 20 dakika çiğnemek makul kabul edilir. Çene ağrısı, çıtırdama ya da yorgunluk başlarsa bırakın. Ağrı geçmiyorsa diş hekimine veya çene cerrahisine gidin. Sert "mastic" ya da jawline egzersiz aletleri ise sakızdan daha iyi değil, aynı eklem üzerine bindirilen daha sert bir yük.
Yüz hattı için gerçekçi olan şey ise genel yağ oranı, uyku, duruş ve yaşla birlikte değişen yüz yapısını kabullenmek. Bunun için satılan hiçbir ürünün mucize vaat etmesine inanmayın.
kısa cevap: evet, ama çok nadir ve neredeyse hep belirli koşullarda. fareler ve özellikle sıçanlar uyuyan insanın kulağını, yüzünü, parmaklarını kemirebilir. fakat kulak onların özel hedefi değil, ulaşabildikleri yumuşak doku ve yiyecek kokusu belirleyici oluyor.
neden kemirirler? kemirgenlerin kesici dişleri hayat boyu uzar. dişlerini aşındırmak için sürekli bir şeyleri kemirmek zorundadırlar, kablo, ahşap, plastik, sabun, ne bulurlarsa. bu davranış beslenmeden bağımsız bir ihtiyaçtır. insan dokusunu kemirmeleri ise başka bir konu. sıçanlar fırsatçı ve her şeyi yiyen hayvanlardır, aç kaldıklarında ve insanla aynı ortamı paylaştıklarında yaralı, uyuşmuş ya da hareketsiz bir canlıya yönelebilirler.
gerçekte ne görülüyor?
asıl risk yara değil, bulaşan hastalıklar. sıçan ısırığı ateşi (Streptobacillus moniliformis), leptospiroz ve yara enfeksiyonları, tetanoz gibi riskler ısırığın kendisinden daha ciddi olabilir. ısırık ya da kemirilme şüphesi varsa yarayı bol sabunlu suyla yıkayın, bir sağlık kuruluşuna gidin, tetanoz aşı durumunuz sorulacaktır. ateş, eklem ağrısı ya da döküntü birkaç gün sonra çıkabilir, bunu da hekime söyleyin.
evde fare sesi duyuyorsanız asıl çözüm yatak odasını yiyecek artığından arındırmak, giriş deliklerini kapatmak ve profesyonel haşere kontrolü almak. kulağınızı korumak için panik gerekmiyor, ama istilayı da hafife almamak lazım.