Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Kısa cevap: çiğ yutmak önerilmez. Bıldırcın yumurtası tavuk yumurtasından "daha temiz" değil, Salmonella riski açısından da ciddi bir fark yok. Sağlıklı olmanız riski sıfırlamaz, yalnızca ağır seyir ihtimalini düşürür. Sonuç yine de birkaç gün süren ishal, kusma ve ateşle nöbetçi doktorun karşısında bitebilir.
Kabuk meselesi. Salmonella yumurtanın kabuğunda bulunabilir, kırarken içeriğe bulaşabilir. Ayrıca bazı durumlarda bakteri, yumurta daha kabuk oluşmadan önce yumurtlama kanalında içeriğe geçebilir (özellikle S. Enteritidis). Yani kabuğu yıkamak ya da dikkatli kırmak sizi tamamen korumaz. Bıldırcın yumurtasının kabuğunun ince ve zarının sert olması da bu işi temiz yapmaz, yalnızca kırarken eliniz kabukla temas eder.
Çiğ tüketmenin getirisi yok. "Çiğ daha besleyici" iddiası yanlış. Tam tersine, çiğ yumurta akındaki avidin biyotini bağlar, protein sindirilebilirliği de pişmiş yumurtada daha yüksektir (yaklaşık %90'a karşı %50-65 düzeyinde). Yani çiğ yutarak hem risk alıyor hem de besinden daha az yararlanıyorsunuz. Bıldırcın yumurtasının mucizevi bir iyileştirici olduğuna dair insan çalışması da yok.
Nasıl tüketmelisiniz?
Kimler için özellikle tehlikeli? Hamileler, çocuklar, yaşlılar, bağışıklığı baskılanmış kişiler, kronik hastalığı olanlar. Ağır dehidratasyon ve bakteriyemi görülebilir.
Şimdiye kadar sorun yaşamadıysanız bu, yöntemin güvenli olduğunu kanıtlamaz, sadece şanslı olduğunuzu gösterir. Pişirip yemek lezzetten ve besin değerinden bir şey götürmez, yalnızca riski götürür.
Evet, oluşabilir. Ama "terliksi hayvan" ya da amip gibi çıplak tek hücreliler için çok nadir bir olay. Fosil kaydında mikroskobik canlılar var, fakat bunların çoğu sert kabuğu ya da duvarı olan gruplar.
Asıl belirleyici olan, canlının mineralleşebilen bir yapısının olması. Çıplak amip ya da silli bir Paramecium ölünce hücre zarı ve sitoplazma hızla bozunur, geriye fosilleşecek sert bir şey kalmaz. O yüzden bunların fosili neredeyse hiç yoktur.
Kabuklu olanlarda durum değişiyor:
Çıplak hücreler için istisna olarak çok ince taneli, oksijensiz ortamlarda ya da kehribar gibi reçinelerde hızla gömülme sayesinde yumuşak dokunun izi korunabiliyor. Kehribarda tek hücreliler ve bazı protistler bu yolla bulunmuş. Ancak bu tür örnekler nadirdir ve çoğu kez tür düzeyinde kesin tanı koymak zordur. Çok eski hücresel yapılar için (örneğin ~1 milyar yıllık çökellerdeki mikrofosiller) yorumlar da tartışmaya açık kalabiliyor.
Kısacası mikroskobik olmak fosilleşmeyi engellemiyor, engelleyen şey sert yapının olmaması. Sorunuzdaki iki örnek için cevap "pratikte hayır", kabuklu akrabaları için ise "evet, hem de bol miktarda".
Kısa cevap: Tam olarak hangisi olduğunu kimse bilmiyor, ama elma, muz ya da çilek olmadığı kesin. Botanikte meyve, çiçeğin döllenmiş yumurtalığının olgunlaşmış hâlidir. Yani meyve, çiçekli bitkilerle birlikte ortaya çıktı. Fosil kayıtları bunun yaklaşık 130 milyon yıl önce, Erken Kretase döneminde olduğunu gösteriyor. Daha eski tarihler öneren fosil iddiaları da var ama tartışmalı.
Kızına şöyle anlatabilirsin: Çiçekler yokken bitkilerin tohumları ortadaydı, çam kozalağı gibi. Tohumu bir kabuğun içine saklayan ilk bitkiler, ilk meyveyi yapmış oldu.
Yani ilk meyveyi sofradaki gibi tatlı, sulu bir şey olarak düşünme. Büyük ihtimalle küçük, sert ve bugün çoğumuzun yüzüne bakmayacağı bir şeydi. Etli, iri, tatlı meyveler çok sonra, hayvanlarla tohum yayılımı ilişkisi geliştikçe çeşitlendi. İnsanın elindeki şeftali, domates, portakal ise bin yıllık seçilimin ürünü.
Bir de şu incelik var. Domates, salatalık ve patlıcan botanik olarak meyve. Kızın bir dahaki kahvaltıda bunu sorarsa hazırlıklı ol.
Çünkü insan vücudunun mavi, yeşil veya mor bir saç pigmenti üretecek biyokimyası yok. Saç rengi, tek bir pigment ailesinin oranlarıyla belirlenir ve o ailenin paleti kahverengiden sarıya, kızıla kadar uzanır, daha ötesine geçmez.
Saçın rengini melanin verir ve iki ana türü vardır. Östromelanin koyu kahverengi-siyah tonlardan sorumludur. Feomelanin ise sarımsı-kırmızımsı tonları verir. Bütün doğal saç renkleri bu iki pigmentin miktarı ve oranının farklı kombinasyonlarıdır. Sarı saç az östromelanin demektir, kızıl saç ise feomelanin baskınlığı demektir. Bu pigmentlerin hiçbiri mavi ya da yeşil ışığı baskın olarak yansıtacak bir kimyasal yapıya sahip değil.
Burada akla gelen itiraz şu: gözlerde mavi var, neden saçta olmasın? Mavi gözün rengi de aslında mavi bir pigmentten gelmez. İrisin ön katmanında az miktarda melanin vardır ve ışık dokuda saçıldığında kısa dalga boyları (mavi) geri yansır. Buna yapısal renk diyoruz. Gökyüzünün mavisine benzeyen bir ışık saçılması bu. Saçta ise durum farklı. Saç teli, keratinden oluşan sıkı paketlenmiş bir korteks ve onun içine gömülü melanin granüllerinden oluşur. Bu yapı ışığı mavi yönde saçacak biçimde düzenlenmemiştir, melanin de ışığı büyük oranda soğurur. Sonuçta ne kadar az melanin olursa olsun, saç mavi değil açık sarı, hatta beyaz görünür.
Genetik taraf da aynı sonuca varır. MC1R, OCA2, KITLG gibi genlerdeki varyantlar saç rengini etkiler, ama hepsi melanin üretiminin türünü ve miktarını ayarlar. Mavi veya yeşil bir pigment üretmek, bunun için yepyeni bir biyosentez yolağı gerektirir. Bu da tek bir mutasyonla değil, bir dizi yeni enzimin evrimiyle mümkün olur.
Doğada mavi ve yeşil pigmentler elbette var, ama başka canlılarda. Bazı kelebeklerin mavisi yapısal renktir, bazı kuşların yeşili ise sarı pigmentle yapısal mavinin birleşiminden doğar. Memelilerde ise bu tür renkler çok nadirdir ve saç/kürk için pratikte yoktur. İnsanlarda mavi veya yeşil saç gördüğünüzde, genellikle boya, bazen de bakır içeren su ya da havuz kimyasalları söz konusudur. Sarı veya açık saçta klor ve bakır tuzlarının birikmesiyle oluşan yeşilimsi ton gerçekten de adli kimyada tanıdık bir örnektir, ama bu doğuştan değil, sonradan gelen bir kirlenmedir.
Kısacası mesele evrimsel bir tercihten çok biyokimyasal bir sınırdır. Elimizdeki palet iki pigmentle sınırlı ve doğa bu paletle yetinmiş.
Merhabalar.
Toplumdan yozlaşma dediğimiz bu var olan durumu iki farklı şekilde açıklayabiliriz. Bu durum bilinçli veya bilinçsiz olabiliyor.
İlk önce bilinçsiz, yani farkında olmadan aslında toplumdan uzaklaştığımız, yozlaştığımız bir düşünsel sisteme bakalım. Toplumların belli tabuları, belli kalıpları vardır ve bu kalıplara göre yaşayışlarını devam ettirirler. Gün ola ki bu toplumun prangalarından kurtulan, yani esir hayatından kurtulup kendi düşünsel çizelgesini oluşturabilen , kendi aklını kullanabilen bir insan çıktığı zaman o toplumdan soyutlanır, ister istemez ayrılır. Çünkü senin fikirlerin toplumun ideallerine ters düşüyor ve dolayısıyla toplumdan dışlanıyorsun; bu bildiğimiz hemen her filozofta veya bilim insanında böyleydi.
Bir de ikinci grup var. Ben bu gruba birazcık romantizm duygusuyla hareket edenler şeklinde yorumluyorum. Toplumdan fikir olarak değil, görünüş olarak farklılaşmak istiyorlar. "Onlarla aynı olmamalıyım" düşüncesi aslında bunun altında yatıyor. Dolayısıyla kendilerini toplumdan farklı bir kümeye atıyorlar; bunlar da ikinci grup.
Ama unutmamalıyız ki aklını kullanabilme cesareti gösterebilmiş her radikal fikir veya her varlık gösterebilen insan toplumdan hemen hemen her zaman soyutlanmıştır; bu mecburi olarak bir gerçekliktir.