Yapay süper zekâ teorik olarak imkânsız değil. Fakat bilim kurgunun resmettiği o her şeyi bir saniyede baştan yaratan ya da yok eden tanrısal figür pek gerçekçi görünmüyor. Zekâ havada asılı duran soyut bir sihir değildir. Hesaplama dediğimiz süreç eninde sonunda fiziksel bir ortamda, atomların ve elektronların arasında gerçekleşir. Maddenin sınırları zekânın da sınırlarını çizer.
Kafayı hemen o minik çiplere takıyorum tabii. Trilyonlarca kat daha hızlı düşünmek kulağa harika geliyor. Fakat işin içine termodinamik giriyor. Landauer Prensibi diye katı bir gerçek var. Her bir bitlik bilginin silinmesi veya işlenmesi çevreye ısı yaymak zorunda. Saf silikon ya da hangi egzotik kristal kafesi kullanırsanız kullanın, atomlar belirli bir enerji eşiğinden sonra deli gibi titremeye başlar. Isıyı tahliye edemezseniz sistem erir. Boyutları küçülttükçe kuantum tünelleme devreye girer. Elektronlar yalıtkan katmanları delip geçer, sinyal gürültüye boğulur. Yani işlem kapasitesini öyle sonsuza kadar katlayamazsınız, atomların fiziği bir noktada dur der.
Peki ya soruda bahsettiğiniz kelebek etkisi ve halüsinasyon meselesi? İşte en can alıcı nokta burası. Zekânın hızı ile evrenin hızı aynı şey değildir. Bir süper zekâ saniyede trilyonlarca hipotez üretebilir. Kusursuz proteinler, mucizevi alaşımlar tasarlayabilir. Ama bunları doğrulamak için fiziksel deney yapmak zorundadır. Bir kimyasal bağın kurulması, atomların bir araya gelip kristallenmesi, bir molekülün difüzyonu saniyeler veya günler sürer. Işık hızını ya da reaksiyon kinetiğini düşünce gücüyle hızlandıramazsınız. Laboratuvara inip doğaya soru sormayan, dış dünyadan taze veri almayan her zekâ kendi ürettiği varsayımların içine hapsolur.
Doğrulanmayan saf simülasyon da kaçınılmaz olarak ağır bir halüsinasyon tuzağına düşer. Doğrusal olmayan kaotik sistemlerde mikroskobik düzeydeki en ufak bir ölçüm belirsizliği, birkaç işlem adımı sonra devasa bir sapmaya dönüşür. Başlangıç koşulundaki tek bir atomun titreşimini bile mutlak kesinlikle bilemezsiniz. Kendi kurgularını fiziksel gerçeklikle kalibre etmeden trilyonlarca kat hızla hesaplayan bir sistem, hatalarını da trilyonlarca kat hızla katlar. Sonuçta dış dünyadan kopuk ama kendi içinde kusursuz çalışan devasa bir yanılsama üretir.
Özetle yapay süper zekâ insanlığın karmaşık problemlerini çözebilir, teknolojik sıçramalar yaratabilir. Fakat fizik yasalarını büküp mutlak bir tanrıya dönüşemez. Termodinamik, kaos ve maddenin atomik doğası, en parlak zekâyı bile yere basmaya zorlar.
Biyolojik olarak ölmüş, yani hücresel mimarisini ve termodinamik dengesini geri döndürülemez biçimde yitirmiş bir canlıyı diriltmek teorik olarak bile imkânsızdır. Burada en temel sorun, klinik ölüm ile gerçek hücresel ölümün birbirine karıştırılması ve sahte bilim pazarlayanların bu kavram kargaşasını istismar etmesidir.
Canlılık, termodinamiğin ikinci yasasına karşı sürekli enerji harcanarak yürütülen organize bir savaştır. Kalp durduğunda veya solunum kesildiğinde biyolojik organizasyon bir saniyede buharlaşmaz. Ancak oksijensizlik uzadığında hücrede ATP tükenir, iyon pompaları çöker, lizozom zarları yırtılarak hücreyi içeriden sindirmeye başlar ve nükleik asitler parçalanır. Biyokimyasal enformasyon ve hücre mimarisi moleküler düzeyde darmadağın olduğunda, o sistemi yeniden başlatacak fiziksel veya biyolojik bir mekanizma kalmaz.
Popüler kültürde ve bilim kurgu fantezilerinde diriliş gibi sunulan iddiaların arkasında ise çok başka gerçekler yatar:
Kısacası, biyolojik organizasyon entropiye yenik düşüp hücresel bütünlük dağıldığında süreç tek yönlü işler. Parçalanmış bir bardağı yapıştırabilirsiniz ama toza dönüşmüş porseleni eski haline getiremezsiniz. Gerisi sadece sahte bilimin ve ölüm korkusunu pazarlayan tüccarların avuntusudur.