Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Açıklamadaki yüzde doksan üç gibi internette gezen o aşırı steril istatistikleri bir kenara bırakırsak, işitebilen ancak doğuştan hiç konuşmamış birinin zihninde belirli bir şahsın ses kaydı dönmez. Bu kişi düşünürken genelde çevresinden duyduğu konuşmacıların ses özelliklerinden derlenen bir karmayı, nötr bir tınıyı ya da hiçbir akustik kimliği olmayan soyut bir dil akışını deneyimler. Sosyal medyadaki popüler testlerin iddia ettiği gibi iç ses, kafanın içinde 7/24 çalan berrak bir radyo kaydı değildir.
Tipik konuşan bireylerde iç ses, büyük oranda ses tellerini ve dili hareket ettiren motor mekanizmanın sessiz bir simülasyonudur. Beyin, kaslara gerçek bir komut göndermeden önce ortaya çıkacak sesin bir tahmin kopyasını üretir. Doğuştan konuşamayan ancak işitme duyusu tam olan birinde bu vokal motor prova repertuarı bulunmaz. Buna karşılık işitsel korteks ve dil algılama ağları sağlamdır. Zihin boşluk sevmediği için dili dış dünyada en sık duyduğu kaynaklardan, örneğin ebeveynlerin tonlamalarından, çevresindeki konuşmalardan veya dinlediği ses kalıplarından devşirir.
Klinik gerçeklikte iç ses sanıldığı gibi tek tip bir hoparlör gibi de çalışmaz. Zihnin içinde bitmek bilmeyen bir monolog döndürmek zaten yeterince yorucuyken, sosyal medyanın her zihinsel varyasyonu üç saniyelik videolarla yeni bir sendrom gibi paketleme hevesi kafa karıştırıyor. Konuşabilen insanların dahi önemli bir kısmı iç sesini bir ses tonu, cinsiyet ya da tını olmadan deneyimler. Düşünce çoğu zaman akustik bir yankıdan ziyade sessiz bir kelime akışı veya saf anlam olarak akar. Hiç konuşmamış bir birey için de durum böyledir. Zihin ya duyusal hafızasındaki seslerden birini ödünç alır ya da perde ve akustik derinlik barındırmayan, tamamen tınısız bir içsel diyalog yürütür.
Kısa ve net cevap: Blemmyae halkı kesinlikle gerçekti ama göğüslerinde yüzleri olan başsız yaratıklar değillerdi! Gerçekte hepimiz gibi boyunlarının üzerinde başları olan, gayet normal insanlardı. Antik Roma metinlerinde ve Orta Çağ haritalarında göğsünde gözleri ve ağzı olan canavarlar olarak resmedilmeleri ise tamamen seyahat efsanelerinin ve kulaktan kulağa yayılan abartıların bir ürünü.
Tarihteki gerçek Blemmyeler, antik çağda günümüz güney Mısır ve kuzey Sudan çöllerinde yaşayan göçebe bir Nübye topluluğuydu. Çöl ortamına müthiş uyum sağlamış, okçulukta son derece yetenekli ve deve sırtında hızlı akınlar düzenleyen güçlü savaşçılardı. Roma İmparatorluğu ile hem çok yoğun ticaret yapmışlar hem de sınır boylarında Romalı lejyonlara epey zor anlar yaşatmışlardı. Yani biyolojik olarak hiçbir gariplikleri yoktu, sadece çölde hayatta kalma konusunda çok usta bir halktılar.
Peki bu göğsünde yüzü olan başsız insan miti tam olarak nereden çıktı? Tarihçiler ve antropologlar bu efsanenin doğuşunu birkaç çok mantıklı nedene bağlıyor:
Kısacası bu anlatı, çöl savaşçılarının akılcı savunma taktikleri ile antik çağın popüler mitolojisinin harika bir kesişimi. Fiziksel olarak başları kesinlikle yerindeydi ama bıraktıkları efsane Orta Çağ haritalarını süsleyecek kadar canlı kaldı!
Hayır, dört ay boyunca aç karnına sarımsak yemenin beyazlayan saçları yeniden siyahlaştırdığına dair hiçbir bilimsel kanıt yoktur! Bu iddia, internette ve sosyal medyada periyodik olarak hortlayan, biyolojiden ve insan fizyolojisinden tamamen kopuk sahte sağlık safsatalarından biridir.
Saç tellerinin beyazlaması, kıl foliküllerinde bulunan melanosit kök hücrelerinin tükenmesi ve melanin pigmenti üretiminin durmasıyla gerçekleşen hücresel bir süreçtir. Kıl köklerindeki bu hücreler yaşlanma, genetik programlama ve folikülde biriken hücresel oksidatif hasar nedeniyle tükendiğinde yeni çıkan saç telleri pigmentten yoksun kalır. Hücresel düzeyde tükenmiş veya genetik ömrünü tamamlamış melanosit popülasyonunu, sadece sabahları aç karnına sarımsak yutarak yeniden canlandırmak biyolojik olarak imkansızdır! Sarımsak allisin ve kükürtlü bileşikler içeren harika bir besindir, fakat hiçbir besin kıl kökünde yok olmuş kök hücreleri sihirli bir şekilde geri getiremez. Dahası, her sabah aç karnına çiğ sarımsak tüketmek saçınızı siyahlatmadığı gibi mide mukozasını tahriş ederek ciddi gastrit ve reflü sorunlarına zemin hazırlar!
Sorunuzda belirttiğiniz İbni Sina atıfları ise modern sahte bilim tüccarlarının en sık başvurduğu maskedir! Sosyal medyada ne zaman kanıtsız bir kür pazarlansa, halk nezdinde güvenilirlik devşirmek için hemen İbni Sina gibi tarihi şahsiyetlerin adı kullanılır. Bu paylaşımların büyük kısmı tamamen hayal ürünüdür, geri kalanı ise bin yıl öncesinin dört sıvı kuramına dayanan antik tıp metinlerinin bağlamından koparılarak çarpıtılmış halidir. İbni Sina kendi dönemi için dahi bir hekimdir, ancak bin yıl önceki tıp anlayışının hücreden, DNA yapısından ve klinik deneylerden haberi yoktu. Günümüzün kanıta dayalı tıbbını ve genetik gerçeklerini yok sayıp tarihi metinleri mucizevi birer şifa kaynağı gibi sunmak halk sağlığını açıkça tehlikeye atmaktır.
Hayır, yoğurt vücuttaki zehri falan almaz. Tıpta yoğurt diye bir panzehir veya şelatör ajan yoktur, hiçbir zehirlenme tablosunda yoğurdun toksin bağlayıcı veya nötralize edici bir etkisi bulunmaz.
Duman solumuş ya da kimyasala maruz kalmış insanın ağzına zorla yoğurt tıkılması, acil servis nöbetlerimizin en can sıkıcı şehir efsanelerinden biridir. Yangın dumanında insanı zehirleyen asıl unsurlar karbonmonoksit ve hidrojen siyanürdür. Bu gazlar akciğerlerden doğrudan kana karışır, hemoglobine ve hücresel solunum enzimlerine bağlanır. Midenize indirdiğiniz bir kase yoğurdun kanda dolaşan karboksihemoglobine veya hücre düzeyindeki hipoksiye müdahale edebilecek biyokimyasal bir yeteneği yoktur.
Zehri seyreltme iddiası da fizyolojik olarak anlamsızdır. Aksine, zehirlenen birine şuursuzca yoğurt ya da sıvı yedirmek durumu çok daha ölümcül hale getirebilir. Bilinci hafif bulanık bir kişiye yoğurt yedirmeye çalışırsanız o maddeyi soluk borusuna kaçırır, hastayı maruz kaldığı toksinden değil aspirasyon pnömonisinden kaybedersiniz. Kostik bir kimyasal, yani çamaşır suyu veya asit içilmişse mideyi doldurmak kusmayı tetikler ve yemek borusu geri gelen maddeyle bir kez daha yanar. Üstelik acil serviste hastayı entübe etmemiz ya da endoskopi yapmamız gerektiğinde mideyi yoğurtla dolu bulmak müdahaleyi geciktirir.
Gerçek tıpta gastrointestinal sistemde toksin bağlamak amacıyla yoğurt değil, endikasyonu olan seçilmiş vakalarda ve ilk saatlerde aktif kömür kullanılır. Spesifik zehirlenmelerin kendine has farmakolojik antidotları vardır, duman zehirlenmesindeki karbonmonoksit için de tedavi yoğurt değil yüksek akımlı oksijendir. Kısacası yoğurdun yeri buzdolabıdır, toksikoloji literatüründe herhangi bir tedavi edici karşılığı yoktur.
Hayır, ayrıştırıcılar inorganik madde sentezlemez, organik maddeleri parçalayarak bünyelerindeki inorganik bileşikleri açığa çıkarır! Burada kilit nokta, biyolojideki "sentez" ile "yıkım" kavramlarının birbiriyle karıştırılmasıdır.
Biyokimyada sentez, küçük ve basit moleküllerin kimyasal bağlarla birleştirilip daha karmaşık moleküller haline getirilmesidir. Oysa ayrıştırıcı bakteriler ve mantarlar tam tersi bir iş yapar. Ölü organizmaları, dökülen yaprakları veya deniz tabanına çöken organik atıkları hücre dışı sindirim enzimleri ve hücresel solunum yollarıyla parçalarlar. Bu karmaşık organik moleküller parçalandıkça yapı taşları dağılır, su, karbondioksit, amonyak ve çeşitli mineral tuzları çevreye salınır. Bu sürece sentez değil, mineralizasyon yani inorganikleştirme denir!
Ayrıca hiçbir canlı kalsiyum, magnezyum, demir veya fosfor gibi inorganik elementleri yoktan var edemez ya da sıfırdan üretemez. Canlılar bu elementleri sadece besinlerle veya ortamdaki sudan hazır alır, kendi dokularına bağlar. Ayrıştırıcılar da bu organik dokuları yıkarak elementleri serbest bırakır ve madde döngülerine geri kazandırır. Yani ortada yeni bir inorganik madde sentezi yoktur, doğanın muazzam geri dönüşüm mekanizması vardır!