Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün hazırlanıyor.
Bugün hazırlanıyor.
Erozyon mekanik olarak su ve rüzgârın toprağı aşındırmasıdır, ancak afet sınıflandırmalarında biyolojik kökenli sayılmasının temel sebebi, süreci bir felakete dönüştüren asıl faktörün bitki örtüsünün yok edilmesi ve insan faaliyetleri olmasıdır. Doğa kendi dengesindeyken erozyon jeolojik bir döngüdür, işin içine canlıların dengesiz müdahalesi girdiğinde ise afet haline gelir.
Arazide jeolojik katmanları incelerken toprağın üst yüzeyine baktığınızda bunu çok net görürsünüz. Bir avuç verimli üst toprak, binlerce yıllık kayaç ayrışması ve organik maddenin birikmesiyle oluşur. Bu hassas tabakayı şiddetli yağmura ve sert rüzgâra karşı koruyan temel unsur, bitkilerin kök ağları ve toprağı örten bitki örtüsüdür. Kökler toprağı adeta bir ağ gibi sararak bir arada tutar, yapraklar ve dallar ise gökten inen damlaların darbe etkisini kırar.
İnsanlar ormanları kestiğinde, meraları aşırı otlattığında veya yanlış tarım yöntemleriyle toprağı çıplak bıraktığında bu biyolojik koruma kalkanı tamamen çöker. Kalkan kalktığı anda su ve rüzgâr korumasız kalan toprağı süpürüp götürür. Taşıyıcı ve aşındırıcı olan kuvvetler fiziksel olsa da dengenin bozulup bir afetin patlak vermesine yol açan şey canlıların, yani bitki örtüsü kaybı ile insan müdahalesinin oluşturduğu biyolojik zincirdir.
Buna ek olarak toprağın kendisi de cansız bir kum yığını değildir. İçindeki mikroorganizmalar, çürüyen bitki artıkları ve humus tabakası toprağa süngerimsi yapısını kazandırır. Bu canlı yapı bozulduğunda zemin suyu ememez, yüzey akışı hızlanır ve kayıp katlanarak büyür. Afet yönetiminde erozyonun biyolojik afetler başlığı altına yerleştirilmesinin sebebi tam olarak bu biyolojik bileşenlerin kaybıdır.
Hayır, dikiş tutar. Tıpta, biyolojide veya adli travmatolojide dikiş tutmaz şeklinde tanımlanan özel bir bıçak türü ya da dokunun dikilmesini engelleyen sihirli bir metal alaşımı yoktur. Bu ifade, adli gerçeklikten ziyade suç dünyasının ve dedikoduların ürettiği bir şehir efsanesinden ibarettir.
Polisiye dizilerde veya sokak anlatılarında bu unvan genelde sırtında testere dişleri bulunan av bıçaklarına ya da gövdesinde oluk açılmış modellere yakıştırılır. Namludaki kan oluğu denilen o yivin kurbanın kanını emerek yaranın kapanmasını önlediği iddia edilir fakat bu tamamen mekanik bir yanılgıdır. O yiv, kan akıtmak için değil, bıçağın toplam ağırlığını düşürüp eğilme direncini artırmak amacıyla açılan basit bir metalurjik formdur.
Bir kesiğe dikiş atılıp atılamayacağını bıçağın efsanesi değil, dokudaki hasarın niteliği belirler. Standart bir kesici alet, deriyi ve altındaki katmanları düzgün bir hat boyunca ayırır. Bu tip kesiler cerrahlar için en zahmetsiz yaralardır, yara dudakları uç uca getirilip kolayca dikilir. Ancak tırtıklı, kancalı veya testere ağızlı bir alet eti kesmekle kalmaz, çekip koparır, ezer ve parçalar. Yara kenarlarının ezildiği, parçalandığı ve doku kaybının yaşandığı durumlarda dokunun dolaşımı bozulur. Beslenemeyen, canlılığını yitirmiş bir dokuya dikiş atarsanız iplik dokuyu keser veya tutunamaz.
İkinci mesele ise hijyendir. Paslı, topraklı veya mikrop yuvası haline gelmiş aletlerin açtığı yaralar derhal dikilmez. Enfekte veya ölü dokuyu kapatırsanız içeride anaerobik bakterilere mükemmel bir ziyafet alanı açarsınız. Hekimler bu durumlarda önce ölü dokuları temizler, yarayı açık bırakıp içeriden dışarıya doğru ikincil iyileşmeyle kapanmasını bekler. Sokakta dikiş tutmadı efsanesine dönüştürülen durum, aslında cerrahinin nekroz ve enfeksiyon riskine karşı uyguladığı temel bir doku temizliği protokolüdür. Sonuç olarak, insan vücudunda uygun cerrahi teknikle onarılamayacak hiçbir bıçak kesisi yoktur.
Hayır, akreplerin mavi renkten kaçtığı iddiasının bilimsel hiçbir gerçekliği yok. Bu tamamen coğrafyamıza özgü, keşke doğadaki her şeyi tek bir fırça darbesiyle çözebilseydik dedirten sevimli bir şehir efsanesi. Mavi boyalı bir kapı eşiği ya da pencere pervazı, bir akrebin yolunu değiştirmesi için hiçbir biyolojik engel oluşturmaz. Önündeki çatlak nereye çıkıyorsa oraya doğru sakince yürümeye devam eder.
Biz insanlar dünyayı kendi gözlerimizden ibaret sanıp hayvanların da her şeyi bizim gibi algıladığını varsaymaya bayılıyoruz ama işin aslı öyle değil. Akreplerin karmaşık bir renk görme sistemi bulunmuyor. Başlarındaki bir çift orta göz ve yan taraflardaki küçük gözler renk tonlarını ayırt etmekten ziyade ortamdaki ışık ile karanlık dengesini, ani hareketleri ve kontrastı sezmeye yarıyor. Gece avlanan bu canlılar çevrelerini renklere bakarak değil, karın altlarındaki pektin isimli tarak organlarıyla, duyusal tüyleriyle ve yerdeki mikro titreşimlerle çözümlüyor. Yani önlerine çıkan yüzeyin çivit mavisi olması onların algı dünyasında hiçbir şey ifade etmiyor.
Bodrum ve Akdeniz mimarisiyle özdeşleşen o meşhur mavi kapı pencere geleneği ise renkten ziyade eski ustaların kullandığı harcın kimyasından doğdu. Eskiden boya karışımlarına kireç, çivit ve özellikle haşereleri uzak tutan göztaşı, yani bakır sülfat katılırdı. Canlıları kaçıran şey rengin kendisi değil, o malzemelerin kokusu ve kimyasal yapısıydı. Yıllar içinde boyanın içindeki bu koruyucu maddeler unutuldu, geriye sadece akreplerin maviyi ateş sanıp kaçtığı masalı kaldı.
Akreplerin maviyle tek gerçek biyolojik teması, morötesi ışık altında dış iskeletlerinin parlak mavi ve yeşil floresan ışıma yaymasıdır. Kütikula tabakalarındaki bu ışıma sayesinde ortamdaki zayıf ışığı tüm gövdeleriyle hissedip hızla karanlık bir sığınağa çekilebiliyorlar. Yani ortada maviye karşı bir panik veya korku yok, sadece ışığın varlığını tespit edip güvenli bir kuytuya kaçma mekanizması var.
Kısacası evi maviye boyamak estetik olarak iç açıcı olsa da akrepleri durdurmuyor. Onları gerçekten uzak tutmak istiyorsanız duvarlardaki yarıkları kapatmak, kapı altlarındaki boşlukları yalıtmak ve evin etrafındaki nemli taş yığınlarını kaldırmak çok daha gerçekçi bir önlem.
Kesinlikle nötr kalmazlar, bu maddeler birbirine sürtüldüğünde de zıt yüklerle yüklenir. Aralarındaki temas ve sürtünme sonucunda elektron alışverişi gerçekleşir, biri pozitif diğeri negatif yük kazanır. Bu maddelerin nötr kalacağı iddiası, okul kitaplarındaki basitleştirilmiş örneklerin yanlış genellenmesinden doğan çok yaygın bir kavram yanılgısıdır.
Yazılı kağıtlarında "Hocam müfredatta sadece cam ile ipek vardı, cam ile yün sürtünürse elektriklenme olmaz ve nötr kalır" cevabını gördüğümde hem gülümsüyor hem de öğrencilerimin ezber tuzağına düşmesine hafifçe hayıflanıyorum :) Derste cam çubuk ile ipek kumaşı, ebonit plastik çubuk ile yün kumaşı eşleştirmemizin sebebi doğanın yalnızca bu ikililerde elektriklenmesi değildir. Bu çiftleri seçeriz çünkü aralarındaki elektron çekme isteği farkı oldukça belirgindir, böylece deney sınıf ortamının nemine veya kumaşın kalitesine rağmen kolayca sonuç verir.
Olayın aslı triboelektrik etki dediğimiz temasla elektriklenme prensibine dayanır. Farklı malzemelerin elektron ilgileri ve iş fonksiyonları birbirinden farklıdır. Bilimde bu durumu açıklamak için malzemeler triboelektrik seri adı verilen bir cetvelde listelenir. Birbiriyle temas eden iki farklı maddeden elektron tutma eğilimi zayıf olan malzeme elektron kaybederek pozitif yüklenirken, elektron alma eğilimi yüksek olan malzeme negatif yüklenir.
Sorudaki örneklere gelirsek, ebonit plastik çubuk ile ipek kumaşı sürttüğünüzde ipek kumaş elektron verir ve pozitif yüklenir, ebonit çubuk ise bu elektronları alıp negatif yüklenir. Cam çubuk ile yün kumaş birbirine sürtüldüğünde de yüklenme gerçekleşir. Cam ve yün, seride birbirine daha yakın bölgelerde yer aldığı için transfer olan net yük miktarı cam ile ipek arasındaki kadar yüksek olmayabilir, fakat aralarında kesinlikle elektron geçişi olur ve zıt işaretle yüklenirler. İki farklı yalıtkan madde temas ettirildiğinde, elektron ilgileri mucizevi bir şekilde birebir eşit olmadığı sürece nötr kalmaları fizik kuralları gereği mümkün değildir.
Meteor çukuru veya yerbilimindeki adıyla çarpma krateri, uzaydan gelen gök taşlarının gezegen veya ay gibi katı bir gök cisminin yüzeyine yüksek hızla çarpması sonucu meydana gelen dairesel çöküntülerdir. Buradaki temel ayrım, bu çukurların gök taşının yeri fiziksel olarak kazımasıyla değil, taşıdığı muazzam kinetik enerjinin yüzeye ulaştığı anda yarattığı devasa bir patlama etkisiyle oluşmasıdır.
İşin fizik tarafına bakarsak mesele tamamen hız ve enerji aktarımıyla ilgilidir. Bir gök taşı Dünya atmosferine girdiğinde saniyede ortalama 15 ile 70 kilometre gibi inanılmaz hızlarda yol alır. Lisedeki fizik derslerinden aşina olduğumuz kinetik enerji denklemi burada tüm ihtişamıyla çalışır, yani kütle ile hızın karesinin çarpımı devrededir. Hızın karesi işin içine girince, hız iki katına çıktığında ortaya çıkan enerji dört katına fırlar. Balkondan halıya düşen bir kumanda sadece küçük bir ses çıkarır, fakat aynı kumandayı kozmik bir hızla yere fırlatabilseydiniz mahalle büyüklüğünde bir patlama elde ederdiniz.
Gök taşının yüzeye çarptığı o mikrosaniyelik anda kinetik enerji aniden ısıya ve şiddetli bir şok dalgasına dönüşür. Taşın kendisi ve çarptığı kaya tabakasının bir bölümü bu yüksek sıcaklık ve basınç altında anında buharlaşır. Patlama merkezden dışarıya doğru her yöne küresel bir şok dalgası şeklinde yayıldığı için, gök taşı yüzeye dik değil de eğik bir açıyla gelse bile krater neredeyse her zaman kusursuz bir daire şeklinde açılır.
Oluşan kraterler boyutlarına göre temel olarak ikiye ayrılır. Çapı birkaç kilometreyi geçmeyen nispeten küçük çarpmalarda kase şeklinde basit kraterler oluşur, Arizona'daki meşhur Barringer Krateri buna güzel bir örnektir. Eğer çarpan kütle devasa boyutlardaysa ve enerji çok yüksekse, kaya tabakası şok dalgası sonrasında tıpkı sıkışan bir yay gibi esneyip merkezden yukarı doğru geri sıçrar. Çay bardağına damlayan bir damlanın ortada minik bir sütun yükseltmesi gibi, kraterin tam ortasında merkezi bir tepe belirir. Bu yapılara da karmaşık kraterler denir.
Son olarak, Ay yüzeyi delik deşik kraterlerle doluyken Dünya'da neden bu kadar az çukur gördüğümüz sorusu akla gelebilir. Gezegenimiz hem kalın atmosferi sayesinde birçok küçük misafiri yere ulaşamadan sürtünmeyle yakıp yok eder, hem de rüzgar, su erozyonu ve levha hareketleri gibi jeolojik süreçlerle bu çukurların izini zamanla siler. Yani gezegenimiz kendi temizliğini kendi yapan oldukça canlı bir yapıya sahiptir.
Erkek katırlar tamamen kısırdır, dişi katırlarda ise doğurganlık literatürde vaka raporlarına konu olacak kadar olağanüstü bir istisnadır. Bir dişi katır at veya eşekle geriye melezlendiğinde oluşan yavruların farkı sadece kromozom sayısından ibaret değildir, asıl fark hangi ebeveyn genomunun elenip hangisinin korunduğu ve yavrunun genetik olarak neye dönüştüğüdür.
Sorudaki temel yanılgı, mayoz bölünmenin 63 kromozomu paketlerken 31 eşek ve 32 at kromozomunu birbirinden temizce ayırabileceği varsayımıdır. 32 at ve 31 eşek kromozomu mayoz profaz 1 evresinde homolog çiftler oluşturup sinapsis yapamaz. Kromozomlar kutuplara rastgele dağılsaydı, örneğin 18 at ve 14 eşek kromozomundan oluşan dengesiz gametler türerdi, bu da gen dozajı yetersizliğinden embriyonik ölümle sonuçlanırdı. Dişi katırın nadiren canlı yavru verebilmesi, tesadüfi bir ayrılmadan değil, mayoz sırasında ebeveyn genomlarından birinin bütünüyle korunması veya dışlanması gibi nadir sitogenetik mekanizmalardan kaynaklanır.
Literatürde sitogenetik olarak belgelenmiş vakalara göre iki temel senaryo ortaya çıkar:
Kısacası iki yavru arasındaki fark, yavrunun ya ebeveyn türlerden birine (tam at veya tam eşek) genetik olarak geri dönmesi ya da ebeveyni gibi 63 kromozomlu bir melez profilini korumasıdır. Laboratuvarda mayoz anomalileriyle boğuşan sitogenetik çalışmalarının da gösterdiği gibi, genomik uyumsuzluk rastgele kromozom sayılarıyla değil, türün evrimsel süreçte biriktirdiği genetik bütünlüğün korunmasıyla aşılabilir.