Bugün
Bugün hazırlanıyor.
Bugün hazırlanıyor.
Evet, aynı türe ait hayvanların kıtalar veya izole coğrafyalar arasında iletişim farklılıkları, yani yerel lehçeleri (diyalektleri) kesinlikle gözlemlenebilir. Buradaki temel ayrım, iletişimin ötücü kuşlar ve balinalardaki gibi öğrenilen bir ses repertuvarı mı, yoksa avcı tehlikelerine karşı verilen doğuştan gelen bir alarm çağrısı mı olduğudur.
Öğrenmeye dayalı iletişimde kıtalar arası farklar çok belirgindir. Katil balinaların (orkalar) farklı okyanuslardaki grupları tamamen kendilerine özgü ses dizilimleri kullanır. Farklı kıta kıyılarında yaşayan iki grup karşılaştığında, seslerin ana yapısını duysalar bile yabancı bir lehçeyi hemen fark eder ve bazen birbirini anlamakta güçlük çeker. Benzer şekilde, kıtalar boyunca dağılmış ötücü kuş popülasyonlarında birkaç yüz kilometrelik mesafe bile ötüş ritminde ve frekansında ciddi lehçe ayrılıkları yaratır.
Sorudaki asıl noktaya, yani tehdit ve alarm çağrılarına gelirsek, tablo biraz daha inceliklidir. Avcı uyarıları çoğunlukla daha güçlü genetik temellere dayanır. Örneğin leopar, kartal veya yılan gibi avcıları bildiren alarm çağrılarının şablonu doğuştan gelir. Ancak Afrika ile Asya gibi farklı kıtalara dağılmış popülasyonlarda iki kritik etken devreye girer: habitat akustiği ve genetik sürüklenme. Sık bir ormanda yankılanan ses ile açık savanda dağılan sesin fiziksel iletimi aynı olamaz. Çevre şartları, sesin frekansını ve uzunluğunu binlerce yıl içinde kaçınılmaz olarak modifiye eder.
Peki farklı kıtalardaki bireyler bu alarmı anlar mı? Tehdit anında çıkarılan ani, pürüzlü ve yüksek frekanslı sesler genel bir panik uyarısı olarak genellikle algılanır. Hatta doğada tamamen farklı türler bile birbirinin genel tehlike çığlığını çözebilir. Ancak tehdidin tam olarak ne olduğunu belirten ince kodlamalar, kıtalar arası akustik değişim yüzünden diğer popülasyon tarafından yanlış yorumlanabilir veya gözden kaçabilir.
Evrimsel biyoloji açısından baktığımızda bu lehçe farkları lafta kalan detaylar değildir. Türler öyle bir gecede çat diye ayrılmaz. Coğrafi engellerle ayrılan popülasyonların birbirinin çağrılarını, şarkılarını ya da uyarılarını yabancılaması, davranışsal izolasyonun ve dolayısıyla yeni türlerin ortaya çıkışının en canlı basamaklarından biridir.
Kısa ve net hap bilgi: Evet, borosilikat cam demlikle ocak üzerinde çay demlemek kimyasal açıdan tamamen güvenlidir. Suyunuza zehirli veya zararlı bir bileşenin sızması gibi bir durum kesinlikle söz konusu değil, laboratuvar kıyaslamanız da gayet yerinde.
Gündelik hayatta plastik bardaklardan sıcak içecek içilip çizik teflon tavalar kullanılırken endişenin dönüp dolaşıp en masum materyal olan cama gelmesi biraz ironik. Borosilikat cam, temel olarak silika ve bor trioksitten üretilir. Moleküler yapısı hidrolitik direnç açısından en üst basamak olan Tip 1 sınıfındadır. İlaç endüstrisinde en hassas etken maddelerin, enjekte edilebilir sıvıların ve aşı flakonlarının bu camda saklanmasının sebebi tam olarak bu kimyasal eylemsizliktir. Kaynar su, çayın doğal asiditesi veya tanenler bu camla reaksiyona girmez, suya çözünebilir hiçbir toksik madde bırakmaz.
Buradaki tek gerçek kontrendikasyon kimyasal değil, fizikseldir. Borosilikat camın termal genleşme katsayısı sıradan soda kireç camına göre üç kat düşüktür. Bu sayede doğrudan ocak alevine ve ısı farklarına çok iyi direnç gösterir. Fakat nihayetinde bu bir cam. İçinde su yokken ateşte bırakıp ardından aniden soğuk su doldurursanız ya da ocaktan alıp ıslak ve soğuk mermer tezgaha koyarsanız fizik kuralları devreye girer ve demlik çatlar.
Kullanım özeti gayet basit. İçinde sıvı olduğu sürece kısık veya orta ateşte gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz. Çayın tadının daha berrak gelmesi de hissi bir durum değil, camın suya hiçbir metalik veya kimyasal tat geçirmemesinin doğal bir sonucudur.
Korna bir sohbet veya iletişim aracı değil, yalnızca anlık tehlikeleri savuşturmak için tasarlanmış bir acil durum alarmıdır. Direksiyona birden fazla seçenek veya karmaşık bir akustik dil koyduğunuz anda, panik anında hayat kurtaran o saf refleksin yerini bilişsel bir kararsızlık alır ve kaza kaçınılmaz hale gelir.
Mühendislikte ve ergonomide buna bilişsel yük diyoruz. Önünüze aniden bir yaya fırladığında veya kavşaktan biri körlemesine çıktığında karar vermek için saliseleriniz vardır. Elinizin ayasıyla direksiyonun ortasına paldır küldür vurmak omurilik refleksine çok yakındır. Eğer direksiyonda 'dikkat', 'çekil' ya da 'yol ver' gibi üç ayrı düğme olsaydı, Hick Yasası gereği beyniniz hangi tuşa basacağını seçmeye çalışırken tepki süreniz uzayacaktı. Saatte 50 kilometre hızla giden bir araç için yarım saniyelik bir kararsızlık bile fazladan yaklaşık yedi metre körlemesine ilerlemek demektir.
İşin bir de karşı tarafın bunu algılama boyutu var. Akustik sinyal tasarımında temel kural, sesin ortamdaki gürültünün üzerinden hemen ve tartışmasız şekilde duyulmasıdır. Yalıtımlı araçların içinde, camlar kapalıyken, motor uğultusu ve müzik eşliğinde dışarıdan gelen sesin ince ton veya melodi farklarını çözmek pratikte imkansızdır. Bir de hareket halindeki araçların oluşturduğu Doppler etkisi eklenince, karşıdan gelen kornanın 'rica' mı yoksa 'tehlike' mi olduğunu ayırt etmeye çalışırken iş işten geçer. Alarm dediğiniz şey rahatsız edici, tekdüze ve şüpheye yer bırakmayacak kadar net olmalıdır.
Zaten Birleşmiş Milletler ECE Düzenlemesi 28 gibi uluslararası araç standartları da kornanın melodi çalmasını, frekans değiştirmesini veya kafa karıştırmasını kesin bir dille yasaklar. Sesin sabit ve belirli bir desibel aralığında kalması zorunludur. Biz sürücüler olarak kısa bir dokunuşla 'teşekkür' etmeyi, biraz daha basarak 'dikkat et' demeyi kendi aramızda gayriresmi çözmüş durumdayız. Sisteme daha fazla düğme veya dil eklemek trafiği daha güvenli yapmaz, sadece tam bir curcunaya çevirir.
Merhaba
Büyük Patlama, önceden var olan boş bir uzayın içinde gerçekleşmiş bir patlama değildir. Bugün gözlemlediğimiz uzayın kendisi, son derece sıcak ve yoğun bir halden genişlemeye başlamıştır. Dolayısıyla “Büyük Patlama’dan önce uzayda ne vardı?” sorusu, uzayın ve zamanın zaten var olduğunu peşinen kabul ediyor. Mevcut fizik, evrenin ilk anlarına yaklaştıkça yetersiz kalıyor. Eğer zaman Büyük Patlama’yla birlikte ortaya çıktıysa “önce” diye bir dönem bulunmayabilir. Lakin evrenin daha eski bir evreden geçtiğini, çöken bir evrenin yeniden genişlediğini veya kuantum kökenli başka bir sürecin yaşandığını öne süren modeller de vardır. Henüz hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz sıcak ve yoğun başlangıç koşullarında atomlar, gezegenler ve yaşamın ihtiyaç duyduğu kimyasal düzen bulunamazdı. Eğer Büyük Patlama’dan önce başka bir evre gerçekten var olduysa orada yaşamın bulunup bulunamayacağı bütünüyle bilinmezdir. Zira şu an böyle bir yaşamın varlığını gösteren herhangi bir kanıtımız yok. Saygılarımla.[1]