İçerikler - Sayfa 629
Ünlü filozof Aristoteles, insanların sadece 5 özel duyudan (görme, işitme, tat alma, koku alma, dokunma) ibaret olduğuna inanıyordu. Ancak insanlar bu 5 özel duyudan daha fazlasına; ağrı, ısı, titreşim, denge, propriyosepsiyon gibi 20'ye yakın duyuya sahiptir. Burada söz ettiğimiz, "gelecekte olacakları öngörmek", "falcılık", "astroloji", "altıncı his" gibi sahtebilimsel iddialar değil, fiziksel ve doğal nedenleri iyi araştırılmış ve bilinen, biyolojik olarak tanımlanabilir duyulardır.
5'ten fazla duyu olduğunun keşfi, 1826 yılında, kasların "kasılmak" dışında başka hangi amacının olduğunu araştıran ve insanların kaslardaki en ufak değişikliklere, başka bir uyaran olmadan vücudun ve uzuvların konumuna karşı duyarlı olduğunu keşfeden Charles Bell'e atfedilir.[1] Daha sonra 1906 yılında, İngiliz nörofizyolog Sir Charles Sherrington, bir kişinin vücudunun parçalarının nerede olduğunu bilmesini sağlayan eklemlere, kaslara ve tendonlara gömülü sinirsel reseptörlerden elde edilen duyusal bilgilere "proprius" (kişinin kendi) ve "perception" (algı) kombinasyonundan "propriyosepsiyon" adını vermiştir.[2]
Bakteriler, çift katlı fosfolipid tabakasıyla sarılı enzim kompleksleridir. İç dengelerini korur, entropi artışına karşı koyup benzer kopyalarını üretirler, yani hepimiz gibi "yaşarlar". Birlikteliklerinden kuvvet doğuracak olan koloniler kurup birbirleriyle “feromon molekülleri” aracılığıyla iletişim kurarlar. Peki yaşamak için savaşmadıkları zamanlarda ne yaparlar? Genetik çeşitliliklerini nasıl arttırıyorlar mesela? Ya da stres atmak için hangi aktivitelerde bulunuyorlar? Birbirleriyle ilişkileri, "Çoğalalım mı?" sinyalinden mi ibaret; yoksa bizim gibi sosyal ilişkilerde bulunup arkadaşlıklar kuruyorlar mı? Seviyorlar mı? Sevişiyorlar mı?
Mevcut bilgiler ışığında; bilimin birçoğuna cevabı "hayır". Çünkü bu sorularda yatan problem, doğayı "insanlaştırmak"; yani insanda olan, insana özgü, insanın tanımladığı şeyleri doğaya yüklemek (doğada bu özellikler olmasa bile). Yani antropomorfize etmek... Ama bu, bilimin kurgusunu durduracak değil. Eğer bakteriler de bizim gibi sevse, sevişse, flört etse neler olurdu? Gelin bir bakalım.
Kısa süre önce keşfedilen albino orangutanın, şimdi bir ismi var: Alba. Beş yaşındaki dişiyi ve bakımını üstlenen hayvan koruma organizasyonu ''Borneo Orangutan Survival Foundation''nun (BOS) bildirdiği üzere, orangutanın ismi binlerce öneri arasından seçildi.
Latince'de Alba "beyaz", İtalyanca ve İspanyolca' da ise "gün doğumu" anlamına geliyor. Şu anda Alba, 24 saat boyunca bakımını üstlenen doktorlar ve bakımcılar ile Nyaru Menteng'deki (Endonezya) hayvan barınma evinde yaşıyor.
Halihazırda akademisyen olan ve akademisyen adayı olan okurlarımıza, akademik makalelerini halk ile buluşturmak için yaptığımız çağrımızdır!
Türkiye'de veya Dünya'nın herhangi bir yerinde belki canınızı dişinize takarak bilime katkı sağlamaya çalışıyorsunuz ve bin bir zorlukla bilime katkılar sunuyor, insanlığın gerek bilgi birikimine gerekse de doğrudan doğruya var oluşuna katkı sağladığına inandığınız bir şeyler keşfediyor veya geliştiriyor, makaleler yayınlıyor, bir sonraki araştırmaya atılıyorsunuz. "Yayın yapmayacak olursanız yok olacağınızın" telkin edildiği bu vahşi akademi ortamında, özenerek ortaya koyduğunuz çalışmalar kendi aile ve akademik çevreniz içerisinde ya duyulmuyor ya duyulsa da doğru kitlelere erişmiyor. Bu, halk ile bilim arasındaki uçurumun giderek artmasına neden oluyor; ama siz, onca işiniz arasında bunu düzeltemeyeceğinizi biliyorsunuz. Dolayısıyla bu kısır döngü, bir sonraki makalede, bir sonraki makalede, bir sonraki makalede yeniden yaşanıyor. Bu da bir sonraki neslin, bir sonraki neslin, bir sonraki neslin bilimsel gelişmelerden daha uzak büyümesine neden oluyor.
Adaptif yayılım (İng: "adaptive radiation"), evrimsel ve jeolojik anlamda kısa bir süre içinde (yani normalde olandan hızlı bir şekilde) çok sayıda türe evrimleşmesine verilen isimdir.[1] Bu terimde "adaptif" sözcüğü, evrimsel değişimin aslen ortama uyum sağlamayı mümkün kılacak şekilde (büyük oranda doğal seçilimin etkisi altında) yaşandığına, "yayılım" (İng: "radiation") ise türlerin evrimsel akrabalık ilişkilerini tanımlayan filogenetik ağacın ("evrim ağacının") adeta "radyoaktif bir patlama" gibi dallara ayrılmasına, yani türleşmelerin yaşanması ve yeni türlerin ortaya çıkmasına işaret etmektedir.
Bu tür bir hızlı evrim sürecini tetikleyen temel faktörler, atasal türün yaşam alanına dâhil olan yeni besin kaynakları, türün çevreyle etkileşiminde köklü bir değişim veya yeni yaşam alanlarının (çevresel nişlerin) keşfedilmesidir.[2] Adaptif yayılım ile evrimleşen türler, tek bir atasal türden başlayıp, evrimsel ve jeolojik olarak kısmen kısa zaman dilimlerinde çok sayıda ve oldukça farklı görünümlü türlere evrimleşebilirler. Charles Darwin'in evrimin teorik altyapısını keşfetmesini sağlayan Galapagos İspinozları, çok sayıda hayvan şubesinin oluştuğu Kambriyen Patlaması ve omurgalıların karalara çıkması sonrasında omurgalı hayvanların hızlı türleşmesi adaptif yayılımın popüler örnekleridir.
/old/content_media/8278be0126717516903c2ee3bb5ef4b4.jpg)
/old/content_media/cb9008ad4e6712b7f5d2cbb1ee301701.jpg)
/old/content_media/fd5c9d3a255ebd1b2bcc4d0724d92651.jpg)
/old/content_media/06215657fe9352761501e741e3769f52.jpg)
/old/content_media/c6aad635f03ede907090fd9465e7e3b6.jpg)