Toplum, "Ben kimim?" ve "Ben buraya ait miyim?" sorularının sürekli bir çatışma halinde olduğu kompleks, hiyerarşik bir birimdir. Bu bağlamda, kimlik arayışında olan, hayat gayesini çözmeye çalışan bireyin; varoluşunu anlamlandırmak ve böylelikle de "tutanabilmek" adına sanata yönelmesi, çok da şaşırtıcı bir durum olmasa gerek. Zira sanatçıya "kabına sığmamayı tercih edebilme" özgürlüğü bahşedilmiştir, çünkü o bir yaratıcı, eserinin tanrısıdır.
20. yüzyılın başlarına doğru ise bu hak, resmen kavramlaşır: Nihayetinde, kalıpları yıkmanın bir erdem sayıldığı modern sanat doğmuştur. Yalnızca dış dünyadaki gözlemlerinden beslenen bir sanatçı ise, çağdaşlarının arkasında kalmaya mahkum olmuştur. Ancak yaratıda özgünlüğün yüceltilmesine karşın, sanatın ereği muğlakta kalmıştır. 20. yüzyılda sanatı basit bir eğlence, reel hayattan kaçış olarak nitelendiren Collingwood'un yanı sıra; sanatın paranın boyunduruğu altına girmiş, içi boşaltılmış bir kavrama indirgendiğini savunan Kuspit gibi postmodern nihilistler de meydana çıkmıştır.