Hermeneutik Anlama Yöntemi bize, Platon’dan beri orada duran ve onu belli insan varlığı yetileri ile ulaşabildiğimiz durağan bir hakikat yerine, değişim ve dönüşümle kendi kendinin hakikatini yaratan şeylerin anlaşılma imkanlarını göstermektedir. Bu nedenle Hermeneutik, Mantık yöntemine ve Dialektik yönteme karşıt olarak tüm çıkarımları birleştiren bir anlama yöntemi olduğunu iddia etmektedir. Ne dile gelenin kritiğiyle sınırlanmış ne de öncesinde bildiğimizi iddia ettiği bir hakikatten ortaya çıkmıştır. Tam tersine yorumlama ve anlamanın aynı andalığı göstermiş ve bu sayede insan düşüncesi üzerindeki çıkarımlarımızı yeniden değerlendirme olanağını sunmuştur.
Hermeneutik, insan bilimlerinin (beşeri bilim) olgularını "yorumlamak" ve "anlamak" amacı üzerine kurulmuş olan ve zamanla doğa bilimleri içinde de en kapsamlı yorumlama ve anlama metodolojisi inşa etmeyi amaç edinen, metodolojik bir disiplindir. Hermeneutik yalnızca sözlü veya yazılı ifadeleri anlamak ve aktarmakla değil, tüm algısal yorumlama eyleminin temelini anlamaya çalışmaya yöneliktir.
Holistik tıp; günümüzde test edilmemiş olan veya yapılan testler sonucu geçersiz olduğu gösterilmiş alternatif tıp uygulamalarından biri olmaya daha yakın bir konumdadır. Ancak birçok alternatif tıp uygulamasında olduğu gibi, tanımdaki nüansa bağlı olarak diğer alternatif tıp uygulamalarından ayırmak, modern tıpla örtüştürmek ve dolayısıyla geçerli bir uygulama olarak yansıtmak mümkündür. Bunu anlayabilmek için, holistik tıbbın ne olduğunu tanımlamakta fayda vardır.
Holistik tıp konseptinde esas olan, bir hastayı yalnızca fiziksel özelliklerini ele alarak değil; duygusal, ailevi ve toplumsal bağlamda bir bütün olarak incelemek ve tedavi etmektir. Dolayısıyla holistik tıp, hastaları, hastanenin bir ucundan girip diğer ucundan çıkan duygusuz makineler olarak görmememiz gerektiğini, onların fiziksel semptomlarının ötesinde insanlar olduklarını hatırlamamız gerektiğini söyleyen bir yaklaşım olarak tanımlanacaksa, modern tıp açısından herhangi bir sorun yaratmayacaktır. Çünkü modern tıp da bu görüşle hemfikirdir.
Nature dergisinde yayınlanan yeni bir makaleye göre, insanların %85'i, iklim krizinin etkilerini çoktan deneyimlemeye başladı.[1]
Berlin'deki araştırmacılar, makina öğrenmesi algoritmalarından faydalanarak, insan kaynaklı iklim değişiminin ölçülebilir çevresel sinyallerini araştıran 100.000'den fazla makaleden gelen verileri derlediler. Sonuçlar, fosil yakıt kullanımı ve diğer karbon saçımı ile sıcaklık ve yağış değişimleri arasındaki ilişkiyi sağlam bir şekilde tekrar kurmayı başardı ve iklim krizinin Dünya genelindeki toplumlar üzerindeki etkisinin (hasat sorunları, seller, sıcak hava dalgaları, vb.) giderek daha da belirginleştiğini gösterdi. Berlin'deki Mercator Küresel Ortak Değerler ve İklim Değişimi Araştırma Enstitüsü'nden ve makalenin yazarlarından olan Max Callaghan şöyle diyor:
5 milimetreden küçük plastik parçalar olarak tanımlanan mikroplastikler, evdeki tozdan yiyeceklere ve şişelenmiş suların içine kadar her yerdedir. Bu yüzden bilim insanlarının bu parçacıkları insanların ve evcil hayvanların dışkısında tespit etmesi çok da şaşırtıcı değildi. Environmental Science & Technology Letters dergisinde yayınlanan küçük bir pilot çalışmada araştırmacılar, bir tür mikroplastiğin bebeklerin dışkılarında yetişkinlerden daha fazla miktarda olduğunu keşfettiler.[1] Ne var ki bu mikroplastiğin sağlık etkileri var mı, varsa nedir, bunlar henüz bilinmiyor.
İnsanların mikroplastiklere maruz kalma miktarı veya bunların sağlık üzerindeki etkileri hakkında çok az şey biliniyor. Mikroplastiklerin bir zamanlar mide-bağırsak yolundan zararsız bir şekilde geçip vücuttan çıktığı düşünülse de, son araştırmalar en küçük parçaların hücre zarlarını geçip dolaşıma girebildiğini gösteriyor. Hücreler ve laboratuvar hayvanları üzerinde yapılan mikroplastik maruziyeti deneyleri; bu plastiklerin hücre ölümüne, iltihaplanmaya ve metabolik bozukluklara neden olabildiğini gösteriyor. New York Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Kurunthachalam Kannan ve meslektaşları, bebek ve yetişkin dışkılarındaki seviyeleri ölçerek, insanların iki yaygın mikroplastik türüne, yani polietilen tereftalat (PET) ve polikarbonat (PC) isimli plastiklere maruziyetini değerlendirmek istediler.
İdrar içmenin zarardan çok fayda sağlayacağı durumlar yok denecek kadar azdır ve dolayısıyla "çok susamış olmak", idrar içmek için yeterli bir gerekçe değildir. Hatta bazı uzmanlar, ölüm-kalım çizgisinde olma hâlinde bile bu yönteme başvurulmaması gerektiğini vurgulamaktadır: Örneğin, Amerikan Ordusu tarafından yayınlanan Saha Yönergeleri'ne göre, ölüm-kalım durumunda bile idrar tüketimine başvurulmamalıdır.[1] Benzer şekilde, hayatta kalma (İng: "survival") uzmanlarının neredeyse hiçbiri, zor durumlarda idrar tüketimini önermemektedir.[2][3][4][5][6]
Kimi zaman idrar, çok zorda kalındığında bir müddet daha uzun hayatta kalmak için bir yöntem olarak önerilmektedir. Buradaki mantık, aşırı susamış birinin idrar içmesinin kısa dönemdeki faydasının, zararından çok olacağı yönündedir. Ne var ki idrar, %95 oranında su olmasına rağmen deniz suyuna nazaran bile daha az su içeriğine sahiptir (denizin yaklaşık %96.5'i sudur). Dolayısıyla idrar içmek, sizi rehidre ettiğinden (vücudunuzdaki sıvı miktarını arttırma oranından) daha hızlı bir şekilde dehidre edecektir (vücudunuzdaki tuz miktarını artıracaktır). Bu da susama hissinizin daha da fazla artmasıyla sonuçlanacaktır. Özellikle de uzun süre susuz kalmış kişilerin idrarı, sağlıklı ve su içmiş kişilerin idrarından çok daha yoğun miktarda iyon içermektedir (su oranı %91 seviyesine kadar inebilmektedir).[7][8] İngiliz Diyetetik Derneği'nden Helen Andrews, şöyle diyor:
/old/content_media/acb49745fcedaf55caebf73de90f4b3c.jpg)
/old/content_media/be697e0be2c84d10cb8410f748416dc0.jpg)
/old/content_media/1ea1dd8bd47e03e477e724123e31fe48.jpg)
/old/content_media/ce77767ae96f44b017fa18d30f4ad13e.jpg)
/old/content_media/4965fca7ecaf85d0f1b4ad77cf8eba88.jpg)