16 Haziran 1902'de Amerika Birleşik Devletleri’nde Connecticut eyaletindeki Hardfort kentinde doğdum. Aslında adımı Eleanor koymuşlardı. Ancak ailem kısa süre sonra Barbara demeye başladı. Onlara göre Elanor, benim hal ve davranışlarımla uyumlu değilmiş. Barbara adının benim kararlı ve sınır tanımaz karakterim için mükemmel bir eşleşme olduğunu düşünmüşler. Ee, bilime adanacak bir yaşam için birazcık delidolu olmak lazım, öyle değil mi?
Babam Thomas Henry McClintock aile hekimiydi. Annem Sara Handy ise üst sınıftan Boston'lu bir ailenin kızıydı. Annem çalışmıyordu ama şair ve sanatçı ruhlu bir kadındı. Yaşları birbirine yakın dört kardeştik.
Adım Frances Hamilton Arnold. 25 Temmuz 1956’da Pensilvanya eyaletinde, Pittsburgh kentinin kenar mahallelerinden birinde, beş çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak doğdum. Annem ev kadınıydı. Nükleer fizikçi olan babam ise Westinghouse şirketinde nükleer reaktör tesislerinin geliştirmesi ve bakımında çalışıyordu. Ben lisede bir öğrenciyken, tüm dünyanın dikkati Vietnam savaşındaydı. Dedem yüksek rütbeli bir askerdi ve ailem, bu disiplinden payına düşeni almıştı.
Ama ben geleceğe ve dünya siyasetine farklı bakan, delidolu bir gençtim. Okul başarım kötü sayılmazdı ancak dönemin gençlik hareketleri dışında kalmam da mümkün değildi. Derslerden sıkılmaya ve okula gitmemeye başlamıştım. Washington’da yapılacak olan Vietnam savaşını protesto yürüyüşüne gitmek istiyordum ve tahmin edebileceğiniz gibi, ailem izin vermedi. Öyle kızmışlardı ki “Yoldan çıkmaya başladın, ya hizaya gelirsin ya da burada yaşayamazsın!” dediler… Ben de “Peki.” dedim ve 17 yaşındayken evden ayrıldım. Otostop ile Washington’a gittim ve eylemlere katıldım. Bir süre yerel bir caz kulüpte garsonluk ve taksi şoförlüğü yaparak yaşamımı sürdürdüm.
Ben, Rosalind Elsie Franklin. 25 Temmuz 1920'de Londra’nın Notting Hill kasabasında, Ellis ve Muriel Franklin çiftinin beş çocuğundan ikincisi olarak dünyaya geldim. Annem ve babam eğitimli, sosyal bilinci yüksek Yahudi ailelerinden geliyordu. Dindar insanlardı. Nazi Almanyası’nda eziyet gören halklarına yardım etmek için epey uğraşmışlardı. Babam, bir bilim insanı olmak istemiş, fakat I. Dünya Savaşı sırasında eğitimini yarıda bırakmıştı. Nihayetinde liberal görüşlere sahip bir ticaret bankacısı olmuştu ve Working Men's College'ta ders veriyordu. Ben ise bir nevi onun hayallerini gerçekleştirecek kişiydim.
Çocukluğum boyunca erkek kardeşlerimle birlikte vakit geçirdiğimden, onların oynadığı her türlü oyunla ilgileniyordum. Tıpkı onlar gibi ben de yarışmacı bir ruha sahiptim. Aynı zamanda resim çizmeye ve değişik aletler icat etmeye bayılırdım. 11 yaşımdayken kimya ve fizik dersleri veren nadir kız okullarından biri olan St. Paul Kız Okulu'na yazıldım. Okulun gözünde tek eksiğim, müziğe olan yeteneksizliğimdi. Öyle ki okulun müzik öğretmeni bir işitme sorunum ya da kulak iltihabımın olup olmadığını öğrenmek için annemi çağırmıştı. Okul hayatımda çalışkanlığım ve zekâmla, özellikle de fen bilimleri, Latince ve spor dallarına olan ilgimle ön plana çıkıyordum. Zamanımın çoğunu aritmetik sorularını çözmeye harcıyordum. Beni gözlemleyen halam, "endişe verici düzeyde zeki" olduğumu söylüyordu. Ne tuhaf!
Daha önceki yazılarımızdan da okumuş olabileceğiniz gibi, karbondioksit ve diğer sera gazları, gezegenin etrafını adeta bir battaniye gibi sararak, aksi takdirde Dünya'dan uzaya geri saçılacak ısı ve ışınların bir kısmını tutar. Bu, işin basit anlatımıdır. Bu nedenle şu soru sorulabilir: "İyi de, neden atmosferde eser miktarda bulunan karbondioksit? Neden %78 oranında bulunan azot, %20.9 oranında bulunan oksijen veya %0.9 oranında bulunan argon değil de, %0.04 oranında bulunan karbondioksit?" Bu sorunun cevabı, fizik ve kimyada yatmaktadır.
Öncelikle, sorunun yüklü bir soru olmasından kaçınmak adına, sera gazlarının sadece karbondioksitle ilgili olmadığını vurgulamakta fayda vardır: Karbondioksit (CO2), metan (CH4), Nitröz oksit (N2O) ve sanayi atığı olarak üretilen hidroflorokarbonlar (HFC), perflorokarbonlar (PFC), sülfür hekzaflorür (SF6) ve azot triflorür (NF3) gibi florlu gazlar sera gazlarıdır.[1] Buna ek olarak su buharı ve ozon da sera etkisini tetikleyebilir; ancak insanlar tarafından üretilen su buharının etkisi yok denecek kadar azdır ve ozon da atmosferin üst tabakalarında doğal olarak oluşur - ve insan faaliyetinden bağımsızdır.[2]
İleri zekalılık; pek çoğumuzun imrendiği, sahip olmak istediği bir özelliktir. Akademik başarı, daha iyi iş imkânları, yüksek gelir gibi avantajlar gözümüzü boyar. Belki de bu yüzden yüksek IQ ile tetiklendiği düşünülen bazı rahatsızlıklardan pek çoğumuz bihaberiz. İleri zekânın hepimizin bildiği olumlu yanları olduğu gibi, içimizi ürperten bazı rahatsızlıklarla ilişkili olduğu da düşünülmektedir.
Farklı kurumlarda araştırmacı olarak görev alan 4 bilim insanının bir araya gelerek yürüttüğü bir çalışma, bize bu konuda ışık tutuyor. Yapılan araştırmada yüksek IQ sahibi insanların bir arada toplandığı MENSA adlı kuruluşun Amerikan üyelerinin psikolojik ve fizyolojik durumları gözden geçirilmiştir. Hazırlanan ankette, ileri zekalı insanlara bazı hastalıklarla ilgili tıbbi geçmişleri ve şüpheleri sorulmuştur. Bu hastalıkların arasında ruh hali bozuklukları (depresyon, bipolar bozukluk ve distimi) anksiyete, obsesif kompülsif bozukluk, ADHD (dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu) ve otizm gibi fizyolojik ve psikolojik rahatsızlıklar yer alıyor. Ayrıca çevresel alerjiler, astım ve otoimmün hastalıklar da göz ardı edilmeyerek ankete eklenmiştir. 3715 kişinin cevapladığı anketteki oranlar Amerikan ulusal hastalık oranlarıyla kıyaslanmıştır.
/old/content_media/1cab8b826b795c0629b51be8ecaf1eba.jpg)
/old/content_media/28a2a7c3b43315c4267cc03d1a006d25.jpg)
/old/content_media/b5f3836d16a8026c67d3e662adbc7ecf.jpg)
/old/content_media/92cd3313de308388ddabd0eab7cbd755.jpg)
/old/content_media/65d63cf0d04d0bacdef0c4a7840562ad.jpg)