Hayatın güçlüklerine ve gerçekliğine karşı, insana sığınabileceği üç liman verilmiştir: ümit etmek, gülmek ve oynamak. İnsanın oynama eylemini gerçekleştirme ortamını hazırlayan kavram ise, oyundur. Oyun, insan harici hayvanlarda da, özellikle de primatlarda da görülen bir olgudur. Oyunu şekillere, tanımlara ya da kuramlara sığdırmadan önce de insana liman olmuştur. Huizinga bunu şöyle anlatıyor:[1]
Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere, oyun oynamak, insana varoluşunun başından beri bağımsızlık kazandırmıştır. Bu bağımsızlık, oynama eylemini belli sınırlara ve kurallara göre biçimlendirme ile zıtlık içindedir. İlk insanın, gün içerisinde avladığı geyiğin kabilesine canlandırışı ile bir çocuğun kurduğu oyun arasında fark yoktur. Her ikisi de tek bir insana, daha doğru tanımıyla insanın kendisine özgü hayal gücünden doğar. Oyun güdüsünün bu kendine özgü ilkelliği, tiyatro sanatının dram ve mimesis kavramlarını ortaya atarak onlara verdiği tanımlar ile kırılmış, törpülenmiştir.