İçerikler - Sayfa 421
Bakteriyofaj (veya kısaca faj), Eski Yunancada "bakteri yiyen" anlamına gelmektedir ve literatürde bakteri virüsleri olarak adlandırılmaktadır. Geleneksel olarak, virüslerin cansız olduğu kabul edilir; çünkü canlılık tanımlarının gereksinimlerini karşılamazlar. Buna rağmen, canlılığa absürt derecede benzer özellikleri dolayısıyla kimi zaman canlılar gibi kategorize edilebilirler. Örneğin eğer virüsler canlı olsalardı, yaklaşık 1031 mertebesindeki popülasyon büyüklükleri sayesinde bilinen en çeşitli ve mevcut en fazla biyolojik yaşam formu olurlardı.
Fajlar, insan da dâhil olmak üzere memeli hücrelerini enfekte edemezler; bakterilerin hücre içi zorunlu parazitidirler. Dolayısıyla konakçıdan ayrılmalarıyla yaşamsal faaliyetleri durur. Bakteriyofajların kendine özgü ilginç bir özgüllüğü vardır ve bu özelliği ile sadece kendine has spesifik bakterileri hedef alarak onları enfekte ederler. Bulundukları ortamdaki doğal mikrofloraya (örneğin insan bağırsak mikroflorasına) zarar vermezler.
Daha önceden detaylarını gördüğümüz üzere, Şamanizm inancına göre şaman, doğa üzerinde bilinmez bir güce sahiptir. Onu yararlı veya zararlı olarak kullanması kendisine bağlıdır.[1] Bu durum animistik inançlar çerçevesinde değerlendirilirse daha iyi anlaşılabilir: Doğa ile iç içe yaşayan toplulukların, hayatlarının devamı da bir nevi doğaya bağlıdır. Bu bağlılık, doğanın sunduğu veya sunmadığı nimetlerle ilgilidir. Bundan dolayı şaman gibi bazı insanların doğa üzerinde söz sahibi olabilmesi, toplum tarafından arzulanan bir durumdur. Belki de eski toplumların şamanlara inanama sebeplerinin bir tanesi de doğayla savaşabileceğine ve belki de onu alt edebileceğine dair olan inanma ihtiyacıdır.
Şamanların sahip olduğuna inanılan en önemli güç, bir hayvan formuna dönüşebildiği inancıdır. Aslında mitik zamanlarda kabilenin her üyesinin kendisini bir hayvan formuna dönüştürebileceğine inanılırdı. Sonradan bu yetenek şamanlara münhasır kalmıştır. İnanca göre, daha önceden detaylarını gördüğümüz üzere trans halindeki şaman, hayvan formunda olan atasının doğasını yaşayabilirdi. O, zamanı ortadan kaldırıp mitin söylendiği ilkel durumları tekrar oluşturabilirdi.[2] Bu olgu günümüzde yapılan bazı ibadetlerle de paralellik gösterir: Kimi ibadetlerde amaç, ibadetin yapıldığı ilk zamana dönebilmek ve onu tekrardan yaşamak ve/veya yaşatmaktır.
Edimsel koşullanma (İng: "Operant Conditioning"), olumlu veya olumsuz sonuçların bir kişinin davranışlarında meydana getirdiği değişikliklere odaklanan bir öğrenme sürecidir. Bir davranışı güçlendirmek veya azaltmak için "pekiştirme" veya "cezalandırma"ya odaklanır. Basitçe, davranışlar ile davranışın sonuçları arasında bağlantı kurmayı içerir ve pekiştirmenin koşullanmadaki rolüne vurgu yapar.
Bu teoriye göre edimsel koşullanma yoluyla pekiştirilen (yani ödüllendirilen) davranışların gelecekte tekrarlanma olasılığı daha yüksek olacaktır. Yani, bir kişi bir davranışının ardından olumlu bir sonuç aldıysa bu davranışı tekrarlamaya devam edecektir. Aksine kişi davranışının sonucunda olumsuz bir tepki ile karşılaştıysa bu davranışı tekrarlamayacak veya daha az tekrarlayacaktır.
Histeri (veya "isteri"), kontrol edilmesi güç bir duygu fazlalığı ve zihin/duygudurumun genellikle geçici olarak girdiği olağanüstü bir duruma işaret etmekte kullanılan, eskimiş bir terimdir.[1] Günümüzdeki hekimlerin ezici çoğunluğu, histeriyi gerçek bir tanı veya hastalık olarak görmemektedir.[2] Tarihsel olarak "histeri" altında kategorize edilen durumlar, günümüzde epilepsi, histrionik kişilik bozukluğu, konversiyon bozuklukları, dissosiyatif bozukluklar gibi sayısız tıbbi kategoriye ayrılmıştır.[3]
19. yüzyılda histeri, sadece kadınlarda görülen ve teşhis edilebilir bir fiziksel hastalık olarak görülüyordu. Bu inanç, günümüzün cinsiyetçi algısının da parçalarından biri olarak, kadınların zihinsel ve davranışsal sorunlara daha yatkın olduğuna yönelik bir sanrıya dayanmaktaydı ve bu sanrı da kadınların strese karşı erkeklerden farklı bir tepki vermesiyle temellendirilmeye çalışılıyordu.[4] Buna bağlı olarak, kadınların evlenmek istememesi gibi yaşam tarzı seçimleri bile "psikolojik bozukluk" olarak görülüyordu. Bu hatalı inançlar birikerek, 20. yüzyılda histerinin bir "zihin hastalığı" olarak görülmeye başlanmasıyla sonuçlandı.[5] Özellikle de Sigmund Freud ve Jean-Martin Charcot gibi etkili isimler hastaları yardımıyla histeri üzerine çalışmalar yürüttüler.[6] 20. yüzyılın sonlarından itibaren bu hatalı yaklaşım tamamen terk edildi.
Şamanizm, uygulayıcısı olarak görülen şamanın, trans gibi değişmiş bir bilinç durumu yardımıyla ruhlar dünyasıyla irtibat kurabildiğine inanılan bir inanç sistemidir.[1] Ruhlar dünyasıyla olan bu irtibatın ana amacı, ruhlar veya manevi enerjileri fiziksel dünyaya yönlendirerek onlardan şifa, kehanet veya başka türlü bir yardım almaktır.
Şamanizm, her din veya inançta olduğu gibi zaman ve mekana bağlı olarak çeşitli kültürlerden etkilenmiştir. Bu yüzden tek ve müstakil bir Şamanizm tanımına bağlı kalmak hatalı olacaktır; ancak istisnaların her zaman olabileceğini göz önünde bulundurarak şöyle bir genelleme yapabiliriz: Şamanizm olgusunun merkezinde, ruhlar ve katmanlar (dünyalar) arasındaki aracı rolü bulunan bir şamanın olduğu bir inanç sistemidir. Özellikle eski dönemlerde yaşamış insanlarının dünya ve evren algısının bu rolde katkısı büyüktür.
/old/content_media/e3df820cf4ffa0a41c9f484da0a8d261.jpg)
/old/content_media/25f0371576e6f70fc2ae2da138b97c26.jpg)
/old/content_media/78ba2ed436860696ecc6a7928d2a08d7.jpg)
/old/content_media/5522639e04f873d622d7972a8ad8eef1.jpg)
/old/content_media/e8b1bd8c3f49d1e6e9ab3230c5e30fd0.jpg)