İçerikler - Sayfa 365
Depremle mücadelede önceden alınmış tedbirler birçok insanın hayatının kurtulmasını sağlamaktadır. Önceden alınması gereken önlemler arasında gıda ve beslenmenin yeri büyüktür. Afet sonrasında yaşanan besin kıtlığı, dezavantajlı bireyler başta olmak üzere tüm afetzedelerde enerji ve besin ögesi yetersizliklerine bağlı sağlık sorunlarının görülmesine neden olmaktadır.
Japonya, Hindistan ve İran gibi diğer deprem ülkelerinde yapılan çalışmalarda afet öncesi gerekli önlemlerin alınmasıyla beslenme eksikliğinin, aneminin, büyüme geriliğinin ve hastalıkların gelişiminin önlenebileceği vurgulanmıştır. Doğal afet sonrasında besin ve su alımının karşılanabilmesi hayati önem taşımaktadır. Bebekler, gebeler ve yaşlılar gibi riskli gruplar beslenme desteğinin sağlanmasında önceliklidir.
Avustralya Ulusal Üniversitesi'nden (ANU) sismologlara göre, depremlerin neden olduğu sismik dalgalardan elde edilen veriler, Dünya'nın iç çekirdeğinin en derin kısımlarına yeni bir ışık tutuyor.
Araştırmacılar, bu dalgaların Dünya'nın iç çekirdeğine nüfuz ettiği ve içinden geçtiği farklı hızları ölçerek, Dünya'nın içinde en iç çekirdek (İng: "Innermost Inner Core" veya kısaca "IMIC") olarak bilinen ayrı bir katmanın kanıtlarını belgelediklerine inanıyorlar. Buna göre "en iç çekirdek", iç çekirdeğin merkezinde oturan, katı bir "metalik top".
Siyanobakterilerin evrimi, dünyayı anoksik koşullardan oksik koşulların dönüşümünü sağlayan en kritik dönem olarak bilinir. Bu canlılar, fotosentetik yetenekleri ile dünya yüzeyinin biyofizikokimyasal parametrelerini değiştirip ökaryotların "patlamasına" yol açtığı bilgisi paleontolojik ve jeolojik çalışmalarla desteklenmektedir.
Algler ve siyanobakteriler uzunca bir dönem eski sistematik içerisinde aynı grupta incelendiler ve bir dönem bu canlıların neredeyse hepsi "bitki" olarak kabul edildi. Ancak günümüzde siyanobakteriler ve algler farklı alemlerde incelenmelerinin yanı sıra "Üç Alan sistematiği"nde de farklı konumlarda yerlerini aldılar. Bu sistematik değişimlerin en temel sebebi, organizmaların akrabalık ilişkilerinin artık kantitatif olarak saptanabilmesi ve biyoinformatik ve omics teknolojilerinin gelişmesiyle de günümüzde organizmaların yaşam soylarını elde edebilmenin mümkün hale gelmesidir.
Türkiye bir deprem ülkesidir. Bu, tartışmaya açık bir konu değildir; bilimsel bir gerçektir. Avrasya ve Büyük Arabistan plakalarının kesişim yerinde bulunan Anadolu plakası, bunların kesişimi olan Kuzey Anadolu, Doğu Anadolu ve Bitlis-Zagreb faylarını ve bu fayların enerjilerini barındırmaktadır. Bu faylar, bilimsel açıdan oldukça aktiflerdir ve geçtikleri bölgelerde ciddi bir deprem riski ve güvensiz zemin oluşturmaktadırlar. Buna ek olarak hiçbir otorite depremlerin tam lokasyonunu ve zamanını bir kâhin gibi önceden öngörüp bölgeyi depremin hemen öncesinde tahliye etmeyi bekleyemez. Ancak aktif fayları inceleyerek, isabetli bir şekilde deprem olacağını kestirebiliriz.
Bu durumda bu fayların üzerinde ve çevresinde oldukça büyük nüfuslar barındıran ülkemizin iki seçeneği kalmaktadır: Hiçbir şey yapmamak ve kaçınılmazı beklemek ya da Japonya ve Şili gibi diğer aktif fay ülkelerinden örnek alarak depreme kanıtlanmış biçimde dayanıklı yapılar üretmek. Türkiye olarak 1999 yılındaki Gölcük depremi, 2020 yılındaki Elazığ ve İzmir depremleri ve özellikle İzmit depreminden beridir en güçlü fay kayması olan Kahramanmaraş ve Gaziantep depremleri bize depreme hazırlık açısından ne kadar geride kaldığımızı dehşete düşürecek açıklıkta göstermiştir. Özellikle son iki kaymanın sonuçları oldukça üzücü ve korkunçtur ancak bu yazımızda depremin etkilerine değil, deprem öncesinde çoktan yapılmış olması gereken önlemlere ve yapısal tekniklere odaklanacağız.
Crush Sendromu (veya Türkçe adıyla "Ezilme Sendromu"), iskelet kaslarının ezilmesi sonucunda yaşanan majör şok ve akut böbrek yetmezliği nedeniyle oluşan, deprem başta olmak üzere doğal afet vb. durumlar sonrasında hasarlanmış kas dokusundan açığa çıkan toksinlerin vücuda dağılmasına bağlı olarak gelişen bir sendromdur. İlk olarak 1941 yılında Bywaters ve Beall tarafından İkinci Dünya Savaşı'ndaki bombalamalar sırasında keşfedilmiştir.
Kasların göçük altında maruz kaldığı bası ve buna bağlı gelişen perfüzyon (kanlanma) azalması temel etkenlerdendir. Bu durum, enkaz altında kalınan süreye bağlı olarak rabdomiyolize (iskelet kası yıkımı), sonucunda kas hücre içeriğinin açığa çıkmasına neden olur. Açığa çıkan hücre içeriği, afetzedenin ekstremitesinde (uzvunda) devam eden bası nedeniyle sistemik dolaşıma tam olarak çıkamaz ve hasarlı bölgede hapsolur.
/old/content_media/bc56b873b86aeb94dbc11042a32a8c09.jpg)
/old/content_media/4dc6e332cb7eb5dcb890d80a0d02f5fe.jpg)
/old/content_media/835fc341884c729bae8288e8684730ac.jpeg)
/old/content_media/50b87960853bdeb5db69ea75e10d481e.jpg)
/old/content_media/40a86909fb022c9fafca7fb5b265fae8.jpg)