İçerikler - Sayfa 262
Doğada, canlı türlerinin çeşitliliği büyük bir renk yelpazesini barındırır. Renk anomalileri, türler arasında belirgin farklılıklar gösterebilir ve hatta aynı türe ait farklı alt türler arasında dahi özel renk özellikleriyle ayrışma gözlemlenebilir. Bu çeşitlilik, doğanın zenginliğinin bir yansımasıdır. Aynı türün bireyleri arasında bile, çeşitli genetik özellikler veya mutasyonlar sayesinde farklı renkler görülebilir.[1]
Örneğin memelilerde kürk rengi, özellikle kamuflaj ve cinsel seçilim gibi alanlarda kritik bir rol oynar. Memelilerde kürk renkleri, avcılardan kaçınmak veya avlanmak için gizlenmeyi sağlamak amacıyla evrimsel olarak şekillenmiştir.[1][2][3][4][5] Aynı zamanda bazı memelilerde, özellikle gece aktif olanlarda, karanlıkta görünürlüğü artıran ve cinsel seçilim üzerinde de etlisi olduğu düşünülen biyofloresan özellikler de bulunabilir.
Erkek sporcuların kadınlara kıyasla genel olarak daha fazla kas kütlesi ve daha yüksek maksimum oksijen tüketim (VO2) değerine sahip olmaları nedeniyle daha yükseğe sıçradıklarını, daha fazla ağırlık kaldırdıklarını ve daha hızlı koştuklarını görmeye aşinayız. Bu nedenle, ultra maratonlarda (yani genellikle zorlu doğa koşullarında 50, 100 ve 160 km gibi ütopik mesafelerde yapılan koşularda) kadın sporcuların erkek rakiplerini yakaladıklarını, hatta bazen onları geçtiklerini okumak oldukça şaşırtıcı gelebiliyor. Oysa bu, zannettiğimiz kadar şaşırtıcı değil.
Ultra maratonlarda kadın sporcuların başarılarıyla ilgili oldukça fazla haber vardır. Maggie Gutterl, 60 saatte 402 kilometre koşarak ister kadın ister erkek olsun, herhangi bir sporcunun yapabildiği en uzun mesafeyi katederek Backyard ultra maratonunu kazandı.[1][2] Courtney Dauwalter ise 383 kilometrelik bir yarışı yaklaşık 57 saatte, ikinci sıradaki erkek atletten 10 saat önde tamamladı.[3] Camille Herron 160 kilometrelik bir ultra maratonun son kilometrelerini rahat rahat bira içerek bitirirken hem kadın hem de erkek rakiplerini geride bıraktı.[4][5] Bu bireysel başarılar oldukça etkileyici olsa da acaba ultra maratonlarda bir kadın atlet hakimiyeti oluşuyor demek doğru mu?
Birçok insan tarafından paylaşılan endişe verici bir istatistik, aslında hatalı veri tahminlerine dayanıyor ve bu yanlış algı ne yazık ki sektördeki tüm ilaçları güvenilmez olarak göstermek için kullanılıyor.
Tüm bu algı 2018 yapımı The Resident adlı dizinin ilk bölümünde genç bir hemşirenin rol aldığı sahnede, başka bir genç oyuncuya Amerika Birleşik Devletleri'nde tıbbi hataların ya da teknik adıyla malpraktislerin kanser ve kalp hastalıkları gibi ciddi sorunlardan sonra üçüncü önde gelen ölüm sebebi olduğunu söylemesiyle öne çıkıyor. Bu ürpertici açıklamadan sonra ise karakter, "Bu konuda konuşmamızı istemiyorlar." diye ekleme yapıyor.
Birçok memeli ile birlikte bizlerin de vücudunun önemli bir bölümünü kaplayan kıllar evrimsel süreç içerisinde oldukça uzun bir süredir bizlerle birlikte olmasına rağmen kökenleri tam olarak aydınlatılmamıştır. Geçtiğimiz günlerde aralarında Türkiye'den araştırmacıların da yer aldığı bir grup bilim insanı, kılın evrimsel kökenini ortaya koymak ve türler arası bu birlikteliğin ne zaman oluşmuş olabileceğine dair ön görüler sunmak üzere başlattıkları çalışmayı tamamladı. Ancak gerçekleştirilen çalışmada tercih ettikleri deney hayvanı olan Tropikal Pençeli Kurbağa (Xenopus tropicalis) kafaları karıştırmayı başardı. Çünkü seçilen canlı bir amfibiydi ve bilindiği kadarıyla amfibilerde kıl yoktu!
Böylesine bir çalışmada kılsız vücut yapısına sahip bir kurbağanın seçilmesinin başlıca nedeni, kılın yapısını büyük ölçüde oluşturan keratin adı verilen bileşenleri paylaşan tırnaklara sahip olmasıydı. İlk başlarda memelilerin tırnakları ile kurbağaların tırnakları arasında bağımsız bir evrimsel sürecin işlediği yönünde düşünceler yer alsa da son dönemlerde gerçekleştirilen çalışmalar kurbağalar ile memelilerin keratin ve benzeri moleküllerin üretiminde yer alan bazı genleri paylaştığını buldu. Viyana Tıp Üniversitesi'nden dermatolog Leopold Eckhart araştırma hakkında şunları söylüyor:
Bir nükleer reaktör, belirli elementlerin atomlarının parçalanmasından kaynaklanan enerji salınımı sürecini kontrol eder. Bir nükleer güç reaktöründe açığa çıkan enerji, elektrik üretmek üzere buhar elde etmek için ısı olarak kullanılır. Bir araştırma reaktöründe asıl amaç, çekirdekte üretilen gerçek nötronları kullanmaktır. Çoğu deniz reaktöründe ise buhar, itici güç olarak doğrudan bir türbini çalıştırır.
Elektrik üretmek için nükleer enerji kullanma prensipleri çoğu reaktör türünde aynıdır. Yakıt görevi gören atomların sürekli bölünmesinden açığa çıkan enerji, gaz veya suya ısı olarak transfer edilir ve çoğu fosil yakıt tesisinde olduğu gibi, elektrik üreten türbinleri çalıştıracak olan buharı üretmek için kullanılır.
/content/ce72f96d-47ac-4be0-96b3-caaee5f0cb0d.jpeg)
/content/62ccbc10-7d42-4de8-a290-aa32898feb11.jpeg)
/content/2db69d7f-5141-4343-b40b-315430e8f9af.jpeg)
/content/09faa847-acd2-47bf-9b82-f7cdaaff8d5f.jpeg)
/content/352a965b-7082-4989-b4d6-54eed1b27dae.jpeg)