Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün hazırlanıyor.
Bugün hazırlanıyor.
Hastayken mastürbasyon yapmanın iyileşme sürecini mucizevi biçimde hızlandırdığına ya da hastalığı uzattığına dair doğrudan bir klinik kanıt yok. Temel ayrım vücudun o anki enerji bütçesinde yatıyor, mastürbasyon bazı semptomları geçici olarak hafifletip uyku kalitesini artırabilir, fakat yüksek ateş ve ağır halsizlik anında vücudun sınırlı kaynaklarını tüketebilir.
İşin fizyolojik donanımına ve nörokimyasal mekanizmasına baktığımızda tablo çok dinamik. Cinsel uyarılma ve orgazm esnasında sempatik sinir sistemi anlık bir pik yapıyor. Bu aktivasyon burun mukozasındaki kılcal damarlarda vazokonstriksiyona, yani damarların büzülmesine yol açıyor. Tıpkı dekonjestan burun spreyleri gibi çalışan bu refleks, grip veya soğuk algınlığında sinüs tıkanıklığını kısa süreliğine de olsa açabiliyor. Üstelik sistemde hızla dolaşıma giren endorfin ve oksitosin, doğal bir ağrı kesici görevi görerek boğaz ve kas ağrısı algısını geçici olarak baskılıyor.
Orgazmın hemen ardından yükselen prolaktin seviyesi ise merkezi sinir sistemini regüle edip uykuya dalmayı ciddi oranda kolaylaştırıyor. Biyolojimiz için en kritik sistem onarım protokolü derin uyku evresidir. Bağışıklık hücrelerinin tam kapasiteyle savaştığı bu evreyi tetiklemek büyük bir artı. Ancak mastürbasyonun enfeksiyonu tek başına yeneceğine dair abartılı iddialara şüpheyle yaklaşmak şart. Uyarılma sonrası dolaşımdaki akyuvar ve doğal katil hücre sayılarında hafif dalgalanmalar kaydedilse bile, bu durum klinik olarak patojenleri daha hızlı temizlediğiniz anlamına gelmiyor.
Vücudunuzu bir batarya gibi düşünün. Yüksek ateşle mücadele edilen veya nabzın dinlenirken bile yüksek seyrettiği akut enfeksiyonlarda, kalp ritmini ve metabolik talebi artıran her ekstra efor sistemin bağışıklık için ayırdığı enerjiyi böler. Kendinizi iyi hissediyorsanız, amacınız sadece rahatlayıp kaliteli bir uykuya geçmekse vücudun bu kimyasal desteğinden faydalanmanın bir sakıncası yok. Fakat tükenmiş hissediyorsanız sistemi zorlamadan tamamen dinlenme modunda tutmak çok daha rasyonel bir yaklaşımdır.
Oksijen gazı suda çözündüğünde moleküler yapısını koruyup yalnızca zayıf fiziksel etkileşimlerle su moleküllerinin arasına dağılırken, karbondioksit gazının bir kısmı suyla doğrudan tepkimeye girerek yeni kimyasal türler oluşturur. Temel ayrım, ortamda yeni kimyasal bağların kurulup kurulmadığı ve çözeltinin kimyasal bileşiminin değişip değişmediğidir.
Oksijen apolar bir moleküldür. Güçlü polar özellik gösteren suyun içine girdiğinde, iki taraf arasında yalnızca geçici ve zayıf indüklenmiş dipol etkileşimleri kurulur. Oksijen molekülünün kendi kovalent bağları kırılmaz, su molekülleriyle kalıcı yeni bir kovalent bağ da oluşmaz. Oksijen, su moleküllerinin oluşturduğu boşluklarda kimliğini değiştirmeden, sessizce asılı kalır. Suyu kaynattığınızda ya da basıncı düşürdüğünüzde geride hiçbir kimyasal kalıntı veya değişim bırakmadan, girdiği gibi moleküler oksijen olarak uçar gider.
Karbondioksitte ise olay pasif bir karışmadan ibaret değildir. Suya giren karbondioksit moleküllerinin büyük bölümü fiziksel olarak çözünmüş CO2 formunda kalsa da, bir kısmı su molekülleriyle kimyasal reaksiyona girer. Bu etkileşim sonucunda karbonik asit (H2CO3) molekülleri meydana gelir. Karbonik asit de kararlı kalamaz, hızla hidrojen (H+) ve bikarbonat (HCO3-) iyonlarına ayrışır. Suyun pH değerinin anında düşmesi ve ortamın asidik hale gelmesi, bu kimyasal tepkimenin somut delilidir.
Kısacası oksijen suda hiçbir bağını bozmadan misafir gibi dururken, karbondioksit suyun kimyasal yapısına müdahale edip yeni iyonik ve moleküler ürünler türetir. Bu nedenle oksijenin çözünmesi tamamen fiziksel, karbondioksitin çözünmesi ise kimyasal bir süreçtir.
Erozyon mekanik olarak su ve rüzgârın toprağı aşındırmasıdır, ancak afet sınıflandırmalarında biyolojik kökenli sayılmasının temel sebebi, süreci bir felakete dönüştüren asıl faktörün bitki örtüsünün yok edilmesi ve insan faaliyetleri olmasıdır. Doğa kendi dengesindeyken erozyon jeolojik bir döngüdür, işin içine canlıların dengesiz müdahalesi girdiğinde ise afet haline gelir.
Arazide jeolojik katmanları incelerken toprağın üst yüzeyine baktığınızda bunu çok net görürsünüz. Bir avuç verimli üst toprak, binlerce yıllık kayaç ayrışması ve organik maddenin birikmesiyle oluşur. Bu hassas tabakayı şiddetli yağmura ve sert rüzgâra karşı koruyan temel unsur, bitkilerin kök ağları ve toprağı örten bitki örtüsüdür. Kökler toprağı adeta bir ağ gibi sararak bir arada tutar, yapraklar ve dallar ise gökten inen damlaların darbe etkisini kırar.
İnsanlar ormanları kestiğinde, meraları aşırı otlattığında veya yanlış tarım yöntemleriyle toprağı çıplak bıraktığında bu biyolojik koruma kalkanı tamamen çöker. Kalkan kalktığı anda su ve rüzgâr korumasız kalan toprağı süpürüp götürür. Taşıyıcı ve aşındırıcı olan kuvvetler fiziksel olsa da dengenin bozulup bir afetin patlak vermesine yol açan şey canlıların, yani bitki örtüsü kaybı ile insan müdahalesinin oluşturduğu biyolojik zincirdir.
Buna ek olarak toprağın kendisi de cansız bir kum yığını değildir. İçindeki mikroorganizmalar, çürüyen bitki artıkları ve humus tabakası toprağa süngerimsi yapısını kazandırır. Bu canlı yapı bozulduğunda zemin suyu ememez, yüzey akışı hızlanır ve kayıp katlanarak büyür. Afet yönetiminde erozyonun biyolojik afetler başlığı altına yerleştirilmesinin sebebi tam olarak bu biyolojik bileşenlerin kaybıdır.
Hayır, dikiş tutar. Tıpta, biyolojide veya adli travmatolojide dikiş tutmaz şeklinde tanımlanan özel bir bıçak türü ya da dokunun dikilmesini engelleyen sihirli bir metal alaşımı yoktur. Bu ifade, adli gerçeklikten ziyade suç dünyasının ve dedikoduların ürettiği bir şehir efsanesinden ibarettir.
Polisiye dizilerde veya sokak anlatılarında bu unvan genelde sırtında testere dişleri bulunan av bıçaklarına ya da gövdesinde oluk açılmış modellere yakıştırılır. Namludaki kan oluğu denilen o yivin kurbanın kanını emerek yaranın kapanmasını önlediği iddia edilir fakat bu tamamen mekanik bir yanılgıdır. O yiv, kan akıtmak için değil, bıçağın toplam ağırlığını düşürüp eğilme direncini artırmak amacıyla açılan basit bir metalurjik formdur.
Bir kesiğe dikiş atılıp atılamayacağını bıçağın efsanesi değil, dokudaki hasarın niteliği belirler. Standart bir kesici alet, deriyi ve altındaki katmanları düzgün bir hat boyunca ayırır. Bu tip kesiler cerrahlar için en zahmetsiz yaralardır, yara dudakları uç uca getirilip kolayca dikilir. Ancak tırtıklı, kancalı veya testere ağızlı bir alet eti kesmekle kalmaz, çekip koparır, ezer ve parçalar. Yara kenarlarının ezildiği, parçalandığı ve doku kaybının yaşandığı durumlarda dokunun dolaşımı bozulur. Beslenemeyen, canlılığını yitirmiş bir dokuya dikiş atarsanız iplik dokuyu keser veya tutunamaz.
İkinci mesele ise hijyendir. Paslı, topraklı veya mikrop yuvası haline gelmiş aletlerin açtığı yaralar derhal dikilmez. Enfekte veya ölü dokuyu kapatırsanız içeride anaerobik bakterilere mükemmel bir ziyafet alanı açarsınız. Hekimler bu durumlarda önce ölü dokuları temizler, yarayı açık bırakıp içeriden dışarıya doğru ikincil iyileşmeyle kapanmasını bekler. Sokakta dikiş tutmadı efsanesine dönüştürülen durum, aslında cerrahinin nekroz ve enfeksiyon riskine karşı uyguladığı temel bir doku temizliği protokolüdür. Sonuç olarak, insan vücudunda uygun cerrahi teknikle onarılamayacak hiçbir bıçak kesisi yoktur.
Hayır, akreplerin mavi renkten kaçtığı iddiasının bilimsel hiçbir gerçekliği yok. Bu tamamen coğrafyamıza özgü, keşke doğadaki her şeyi tek bir fırça darbesiyle çözebilseydik dedirten sevimli bir şehir efsanesi. Mavi boyalı bir kapı eşiği ya da pencere pervazı, bir akrebin yolunu değiştirmesi için hiçbir biyolojik engel oluşturmaz. Önündeki çatlak nereye çıkıyorsa oraya doğru sakince yürümeye devam eder.
Biz insanlar dünyayı kendi gözlerimizden ibaret sanıp hayvanların da her şeyi bizim gibi algıladığını varsaymaya bayılıyoruz ama işin aslı öyle değil. Akreplerin karmaşık bir renk görme sistemi bulunmuyor. Başlarındaki bir çift orta göz ve yan taraflardaki küçük gözler renk tonlarını ayırt etmekten ziyade ortamdaki ışık ile karanlık dengesini, ani hareketleri ve kontrastı sezmeye yarıyor. Gece avlanan bu canlılar çevrelerini renklere bakarak değil, karın altlarındaki pektin isimli tarak organlarıyla, duyusal tüyleriyle ve yerdeki mikro titreşimlerle çözümlüyor. Yani önlerine çıkan yüzeyin çivit mavisi olması onların algı dünyasında hiçbir şey ifade etmiyor.
Bodrum ve Akdeniz mimarisiyle özdeşleşen o meşhur mavi kapı pencere geleneği ise renkten ziyade eski ustaların kullandığı harcın kimyasından doğdu. Eskiden boya karışımlarına kireç, çivit ve özellikle haşereleri uzak tutan göztaşı, yani bakır sülfat katılırdı. Canlıları kaçıran şey rengin kendisi değil, o malzemelerin kokusu ve kimyasal yapısıydı. Yıllar içinde boyanın içindeki bu koruyucu maddeler unutuldu, geriye sadece akreplerin maviyi ateş sanıp kaçtığı masalı kaldı.
Akreplerin maviyle tek gerçek biyolojik teması, morötesi ışık altında dış iskeletlerinin parlak mavi ve yeşil floresan ışıma yaymasıdır. Kütikula tabakalarındaki bu ışıma sayesinde ortamdaki zayıf ışığı tüm gövdeleriyle hissedip hızla karanlık bir sığınağa çekilebiliyorlar. Yani ortada maviye karşı bir panik veya korku yok, sadece ışığın varlığını tespit edip güvenli bir kuytuya kaçma mekanizması var.
Kısacası evi maviye boyamak estetik olarak iç açıcı olsa da akrepleri durdurmuyor. Onları gerçekten uzak tutmak istiyorsanız duvarlardaki yarıkları kapatmak, kapı altlarındaki boşlukları yalıtmak ve evin etrafındaki nemli taş yığınlarını kaldırmak çok daha gerçekçi bir önlem.