Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Kısa ve net cevap: Hayır! Yüze sarımsak sürmek ne olmayan bir kökten yeni sakal çıkarır ne de var olan telleri kalınlaştırıp gürleştirir. Üstelik gür bir sakal hayali kurarken cildinizi yakma ve var olan köklere de zarar verme riskiniz epey yüksek!
Sakal gelişimi tamamen genetik kodlarımız ve vücudumuzdaki androjen hormonları, özellikle testosteron ile dihidrotestosteron (DHT) arasındaki biyolojik iletişime bağlıdır. Derimizin altında genetik olarak programlanmış bir kıl folikülü yoksa, dışarıdan sürülen hiçbir bitki veya karışım oraya sıfırdan yeni bir folikül ekleyemez. Sarımsak hormon dengenizi ya da genetik yapınızı değiştiremeyeceğine göre, kıl kökü bulunmayan yerlerden sakal fışkırtması biyolojik olarak imkansızdır!
Peki bu şehir efsanesi nereden çıktı? Tıpta alopesi areata, yani halk arasındaki adıyla sakalkıran veya saçkıran gibi otoimmün kaynaklı bölgesel dökülmelerde sarımsağın içindeki allisin ve kükürtlü bileşikler araştırılmıştır. Bazı küçük klinik çalışmalarda, sarımsak jelinin bölgesel kan dolaşımını artırarak ve bağışıklık tepkisini hafifçe uyararak dökülen kılların yeniden çıkmasına destek olabileceği görülmüştür. Fakat bu durum, zaten var olan ama bağışıklık sistemi saldırısıyla dökülmüş köklerle ilgilidir, genetik olarak sakal çıkmayan bir bölgede yeni sakal üretmekle hiçbir alakası yoktur!
İşin en tehlikeli boyutu ise cilt sağlığıdır. Çiğ sarımsağı ezerek cilde doğrudan sürmek temas dermatiti ve kimyasal yanıklara yol açabilir. Sarımsaktaki yakıcı enzimler yüz gibi ince ve hassas bir deride kızarıklık, su toplama ve derin tahriş oluşturur. Bu iltihaplanma süreci skar dokusuna dönüşürse, var olan sağlıklı kıl kökleriniz de kalıcı olarak hasar görebilir. Yani sakal gürleştireyim derken cildinizden olabilirsiniz, aman dikkat!
Standart bir yetişkinde tüm vücut kemik sintigrafisinde (rutinde Teknesyum 99m işaretli fosfonat bileşikleriyle yapılan çekimlerde) hastanın aldığı etkin radyasyon dozu 3 ile 5 mSv (milisievert) arasındadır. Uygulanan doza bağlı olarak bu değer pratikte genellikle 4 ile 4,2 mSv civarında gerçekleşir.
Çekim sırasında damardan verilen radyoaktif izotop doğrudan kemik döngüsünün arttığı alanları hedefler. Poliklinikte ya da acil nöbetinde "içime nükleer santral kurdular, hücrelerim yandı" paniğiyle hezeyan üretenlerin aksine bu miktar, normal bir insanın yaşadığı çevreden bir yılda aldığı doğal arka plan radyasyonuna (yaklaşık 2,4 ile 3 mSv) oldukça yakındır. Hatta sıradan bir kontrastlı batın tomografisinde tek seferde 8 ile 10 mSv radyasyon alındığı düşünülürse, kemik patolojilerini aydınlatmak için ödenen bedel gayet düşüktür.
Radyasyonu vücuttan atmak için alternatif tıpçıların uydurduğu saçma sapan detoks sularına veya aktar çaylarına sarılmaya hiç gerek yok. Kemiğe tutunmayan radyoaktif madde böbreklerden hızla süzülür. Çekimden sonra yapılması gereken tek şey bol su içmek ve mesaneyi sık aralıklarla boşaltarak idrar yoluyla atılımı hızlandırmaktır.
Kısa ve net cevap: Kesinlikle hayır, kusursuz olamazlar. Bir insan neslinin bütün genomunu laboratuvarda kusursuz varsaydığımız bir şablonla baştan yazsanız bile, sonraki nesillerde mutasyonlar kaçınılmaz olarak yeniden ortaya çıkar ve hastalıklar kendiliğinden geri döner. Biyolojide değişmeyen, donmuş ve mutlak anlamda "kusursuz" bir genom tanımı zaten yoktur.
Moleküler düzeyde baktığımızda engel doğrudan kimyanın ve fiziğin sınırlarından kaynaklanıyor. Biz laboratuvarda tek bir hücre hattını canlı tutup pasajlarken bile DNA polimerazın yarattığı replikasyon hatalarıyla baş etmekten helak oluyoruz, koca bir insan genomunu sıfır hatayla kopyalamayı hayal etmek bile insanı ağlatır. Hücrelerimiz olağanüstü prova okuma ve DNA hata onarım sistemlerine sahiptir fakat hiçbir biyokimyasal mekanizma yüzde yüz verimle çalışamaz. Termodinamik dalgalanmalar nedeniyle her bölünmede küçük hatalar kaçar. Bu yüzden her yeni doğan bebek, anne ve babasının üreme hücrelerindeki bölünme hataları sonucu yaklaşık 50 ile 70 adet yepyeni, yani de novo mutasyonla dünyaya gelir.
Üstelik tek sorun kopyalama hataları da değildir. Hücre canlı kaldığı, nefes aldığı ve mitokondrisinde enerji ürettiği sürece reaktif oksijen türleri üretir. Bu serbest radikaller, suyun varlığında gerçekleşen kendiliğinden kimyasal bozulmalar veya maruz kaldığımız doğal arka plan radyasyonu DNA zincirini durmaksızın hırpalar. DNA onarım enzimleri ne kadar fazla mesai yaparsa yapsın, günde on binlerce lezyonun bir kısmı yanlış onarılır veya gözden kaçar. Hücre kendi metabolizmasının kaçınılmaz yan ürünleriyle kendi DNA'sına sürekli hasar verir.
Son olarak evrimsel açıdan "kusursuz gen" fikri baştan sakattır. Biyolojide bir çevre koşulunda koruyucu olan bir varyant, koşullar değiştiğinde ağır bir hastalığa yol açabilir. Çeşitlilik ve mutasyon olmasaydı türler değişen çevreye veya yeni patojenlere asla uyum sağlayamazdı. Kısacası mutasyonu sıfırlamak biyolojik olarak imkansızdır, mümkün olsaydı bile bu durum türün evrimsel geleceğini tamamen felç ederdi.
Sosyal darwinizm bilimsel veya biyolojik bir gerçeklik olarak mümkün değildir, ancak 19. yüzyılın sonlarında siyasi ve ekonomik eşitsizlikleri meşrulaştırmak için uydurulmuş ideolojik bir kurgu olarak tarihte maalesef fazlasıyla uygulanmıştır.
arkadaşlar öncelikle şu ezberi bir bozalım, ortada darwin kaynaklı bir doğa yasası filan yok. en güçlünün hayatta kalması fikrini ortaya atan kişi charles darwin değil, sosyolog herbert spencer idi. spencer ve dönemin ayrıcalıklı elitleri, sanayi devrimi ingilteresinde yoksullara yardım edilmesini engellemek, sömürgeciliği aklamak ve vahşi kapitalizmi kaçınılmaz bir doğa kanunu gibi yutturmak için evrimsel kavramları fena halde eğip büktüler. arşiv belgelerine biraz bakan herkes, bu anlatının bilimsel bir keşif değil, sermaye sahiplerini rahatlatma projesi olduğunu hemen anlar.
biyolojik açıdan bakarsak, evrimdeki uyum başarısı kavramı ahlaki, zihinsel ya da ekonomik bir üstünlük ifade etmez. doğada en zengin, en acımasız ya da en güçlü olan değil, bulunduğu çevre koşullarına uyum sağlayıp üreyebilen canlı hayatta kalır. insan türü ise biyolojik varlığını bireysel kaba kuvvetten ziyade kültürel dayanışma, empati ve toplumsal iş birliği mekanizmalarına borçludur. doğada olan bir olguyu alıp toplum düzeninde bir ahlak kuralı haline getirmeye çalışmak, felsefedeki klasik doğallık safsatasından başka bir şey değildir.
bu temelsiz çarpıtmanın faturası 20. yüzyılda zorunlu kısırlaştırmalar, ırkçı öjeni politikaları ve nihayetinde soykırımlarla çok ağır ödendi. kısacası sosyal darwinizm doğa bilimlerinin kötü niyetli bir karikatürüdür ve bilimsel zeminde savunulabilir hiçbir tarafı yoktur.