Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün hazırlanıyor.
Bugün hazırlanıyor.
delirmediniz ve muhtemelen bir psikiyatrik hastalığın eşiğinde de değilsiniz. internetteki popüler psikoloji sayfalarına kalsa bunu hemen ağır bir travmaya ya da şizofreniye bağlarlar, fakat yaşadığınız şey tıp dilinde hipnagogik veya hipnopompik halüsinasyon dediğimiz, uyku ile uyanıklık arasındaki geçiş hatasından ibaret sıradan bir nörobiyolojik aksaklıktır.
beynimiz uykuya tek bir şalteri indirerek geçmez. korteks ile talamus arasındaki duyusal filtreleme kademeli olarak devre dışı kalır. uyanıklıktan uykuya dalarken ya da uykunun hafif evrelerinde yaşanan mikro uyanmalarda bu nöral ağlar bazen senkronize çalışamaz. dış dünyadan gelen duyusal kapı henüz tam kapanmamışken rüya benzeri içerikler bilince sızabilir. filtre gevşekken işitsel korteksteki rastgele bir nöron ateşlemesi, dışarıdan gerçek bir ses geliyormuş gibi algılanır. kendi adınızı duymanız da beynin işitsel belleğinde en hızlı tetiklenen, en aşina olduğu kalıp olmasından kaynaklanır.
bunu insanın arkaik bir tehlike uyarı sistemi veya üçüncü gözün açılması gibi mistik süreçlerle açıklamaya çalışanlar elbette çıkacaktır, fakat biyoloji genelde o kadar şiirsel çalışmaz. sosyal medyada gördüğü her algı pürüzünü dissosiyatif bozukluk sananların aksine, klinikte gördüğümüz gerçek psikotik varsanılar gündüz vakti, zihin tamamen berrak ve uyanıkken ortaya çıkar ve süreklidir. gece yatakta bilincin bulanık olduğu iki saniyelik bir fısıltı ise çoğunlukla fazla kafein, stres ve çökmüş bir uyku düzeninin faturasından ibarettir.
eğer bu durum gündüz uyanıkken tekrarlamıyorsa, buna ani kas gevşemeleri veya gün içinde önlenemez uyku atakları eşlik etmiyorsa endişelenecek bir durum yoktur. internette gece yarısı panikle teşhis aramayı bırakıp uyku saatlerinizi toparlamak bu fısıltıları kesmek için fazlasıyla yeterlidir.
Tam yansıma, sınır açısı aşıldığında ikinci ortamda ilerleyen bir kırılma dalgasının var olabilmesi için gereken fiziksel sınır koşullarının (boundary conditions) imkânsız hale gelmesinden kaynaklanır. Az yoğun ortama geçişte dalga cephesinin (wavefront) kırılma açısı 90 dereceye ulaştıktan sonra, ikinci ortamın içine net enerji ileten bir dalga yayılamaz ve enerjinin korunumu gereği gelen bütün güç mecburen ilk ortama geri döner.
Lisede tahtaya yazılan Snell yasasında sınır açısının ötesinde sinüs değerinin 1 üzerine çıkması bir matematiksel hata veya rastlantı değil, dalga mekaniğinin somut bir sonucudur. Işık çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçerken faz hızı (phase velocity) artar. Gelen dalga cephesinin bir ucu az yoğun ortama girdiği anda hızlanır ve normalden uzaklaşacak şekilde yön değiştirir. Geliş açısını büyüttükçe bu bükülme şiddetlenir ve sınır açısına gelindiğinde dalga arayüze tamamen paralel yayılmaya başlar.
Bu kritik açı aşıldığında ise Maxwell denklemleri ve yüzey sınır koşulları devreye girer. İkinci ortamda arayüze dik doğrultudaki dalga vektörü bileşeni gerçel bir sayı olmaktan çıkıp sanal bir değere dönüşür. Bu durum, ikinci ortamın içine doğru ilerleyen bir dalga yerine, yüzeye yapışan ve derinliğe doğru genliği üstel olarak sönümlenen bir dalga (evanescent wave) üretir. Bu sönümlenen alan arayüz boyunca salınır fakat ortamın derinliklerine doğru zaman ortalamasında sıfır net enerji akışı taşır.
İkinci ortamın derinliğine net bir enerji akışı gerçekleşemediği için arayüze çarpan elektromanyetik enerjinin başka bir yöne gitmesi imkânsızdır. Enerjinin korunumu ilkesi gereğince gelen dalganın taşıdığı gücün tamamı ilk ortama geri yansıtılır. Tam yansıma, geometrik optiğin formül kısıtından ibaret olmayıp elektromanyetik dalgaların sınır koşullarıyla doğrudan belirlenen temel bir fizik kuralıdır.
Aradığınız türden bilimsel bir çalışma bulamamanız son derece normal, çünkü tıp literatüründe ananas, yaban mersini veya başka bir besinin meni tadını tatlılaştırdığını gösteren tek bir kontrollü klinik araştırma dahi yoktur. Karşınızdaki iddia, fizyolojiden bihaber magazin sayfalarının ve alternatif tıp safsatalarının dolaşıma soktuğu modern bir şehir efsanesidir.
İnsan vücudu bir meyve suyu sıkacağı gibi çalışmaz. Menideki fruktoz, yani sperm hücrelerinin hareket enerjisini sağlayan şeker, yediğiniz meyvelerden seminal veziküllere doğrudan filtre edilmez. Seminal vezikül epitelinde, poliol yolağı üzerinden aldol redüktaz ve sorbitol dehidrogenaz enzimleri vasıtasıyla sistemik dolaşımdaki glukozdan yerel olarak sentezlenir. Yediğiniz ananastaki fruktoz sindirim kanalında emilip genel metabolizmaya katılır, seminal plazmaya özel bir tatlandırıcı boru hattı bulunmaz.
Kaldı ki meninin o buruk, hafif metalik ve klor benzeri tadını şeker değil, prostattan salgılanan yüksek konsantrasyondaki çinko, kalsiyum ve spermine ile spermidin gibi bazik poliaminler belirler. Ayrıca meninin pH değeri, vajinal asiditeyi nötralize ederek spermleri korumak amacıyla 7,2 ile 8,0 arasında, yani belirgin şekilde alkalidir. Biyokimyasal olarak bazik aminler ve ağır minerallerle yüklü bir sıvıyı iki dilim meyveyle tropikal tatlıya dönüştüremezsiniz.
Beslenmenin ve alışkanlıkların meni üzerindeki yegane etkisi tatlılaşma değil, nahoş kokuların ve acılığın artmasıdır. Dehidrasyon, yoğun tütün ve alkol kullanımı veya kükürtlü bileşiklerin aşırı tüketimi salgılardaki uçucu metabolitleri artırarak meniyi daha keskin ve acı kılabilir. Bol su içmek veya toksik maddelerden uzak durmak sıvıyı seyreltip bu ağır kokuyu hafifletir, fakat hiçbir zaman magazinlerin vadettiği meyve aromalı bir sonuç yaratmaz.
Bitkiler terleme yoluyla dış ortama gaz formunda yalnızca ve yalnızca su buharı atarlar! Yıllardır dilden dile dolaşan o basitleştirilmiş ezber kalıbını ve kavram karmaşasını hemen düzeltelim, terleme sürecinde oksijen veya karbondioksit gibi diğer gazların atılması kesinlikle söz konusu değildir!
Terleme, bitkilerde köklerden yapraklara kurulan su sütununun gökyüzüne doğru çekilmesini sağlayan olağanüstü bir biyofiziksel süreçtir. Yapraklardaki mikroskobik gözeneklerden, yani stomalardan atmosfere su buharı verilir. Bu mekanizma bitkinin aşırı ısınmasını engellerken aynı zamanda topraktan alınan minerallerin metrelerce yukarıya kesintisiz taşınmasını mümkün kılar. Burada gaz fazına geçerek dışarı salınan tek molekül sudur.
Peki fotosentez sonucu oluşan fazla oksijen veya hücresel solunum kaynaklı karbondioksit nasıl atılır? En sık yapılan hata bu iki süreci birbirine karıştırmaktır! Oksijen ve karbondioksit çıkışı bir terleme faaliyeti değil, stoma ve kovucuklardan gerçekleşen doğrudan gaz alışverişidir. Bu gazlar tamamen basit difüzyon kurallarıyla, hücreler arası boşluk ile atmosfer arasındaki yoğunluk farkına göre hareket eder. Su buharının ve solunum gazlarının stoma adı verilen aynı kapıyı kullanması, bu iki tamamen farklı fizyolojik olayı aynılaştırmaz!
Kısacası terlemeyi bir gaz atımı sayacaksak bu sürecin tek aktörü su buharıdır. Bitkiler diğer metabolik gazları uzaklaştırmak için terlemez, difüzyonun kusursuz dengesinden yararlanır.
Evet, öpüştüğünüz kişide hem DNA kalıntınız hem de oldukça zengin bir biyolojik ve kimyasal iz listeniz kalır. Ancak bu kalıntılar suç dizilerindeki gibi günlerce orada asılı kalmaz, ağzın acımasız biyolojik mekanizması dakikalar içinde temizlik mesaisine başlar.
Öpüşme sırasında, özellikle dudakların ve dillerin temas ettiği anlarda karşı tarafa yüksek miktarda tükürük ve ağız içi mukoza epitel hücresi aktarılır. Tükürüğün kendi sıvısı değil, içine dökülen bu çekirdekli epitel hücreleri adli laboratuvarların aradığı asıl DNA kaynağıdır. Temasın hemen ardından ağızdan pamuklu çubukla örnek alırsak, kime ait olduğu gayet net ayrılan bir DNA karışımı elde ederiz.
İşin kalıcılık kısmında ise romantizm yerini biyokimyaya bırakır. Ağız boşluğu yabancı DNA için hiç misafirperver bir ortam değildir. Sürekli üretilen taze tükürük, yutkunma refleksi ve tükürükteki enzimler yabancı genetik materyali hızla sindirir. Yapılan adli genetik araştırmalar, ağız içindeki yabancı DNA varlığının genellikle ilk 10 ile 60 dakika arasında tespit edilebilir seviyede kaldığını, süre uzadıkça sinyalin hızla yok olduğunu gösteriyor. Birkaç saatin, içilen bir bardak suyun ya da çiğnenen bir sakızın ardından standart yöntemlerle bu DNA profilini çıkarmak imkansıza yaklaşır. Dudak ve ağız çevresi gibi daha kuru bölgelerde bu süre biraz daha uzayabilir.
Bıraktığınız iz sadece insan DNA kodunuzla da bitmez. Yapılan araştırmalar, ortalama on saniyelik samimi bir öpüşmede yaklaşık 80 milyon bakterinin karşı tarafa geçtiğini ortaya koyuyor. Bunun yanında dudak temasıyla aktarılan döküntü deri hücreleri, ter, yağ kalıntıları ve sürülen bir rujun kimyasal bileşenleri de arkada bıraktığınız somut delil paketini tamamlar.
Kısa ve net cevapla başlayalım. Hayır, insan vücudunda 444 kemik veya 366 damar bulunması biyolojik ve anatomik olarak kesinlikle mümkün değildir. Karşımızdaki iddia anatomik bir gözlemin değil, insan bedenini evrenle ve takvimle eşleştirmeye çalışan tasavvufi bir sembolizmin ürünüdür.
Önce kemik meselesine bakalım. Yetişkin bir insanın iskeletinde kabul edilen standart sayı 206 kemiktir. Yeni doğan bir bebekte bu sayı 270 civarındadır fakat gelişim sürecinde kafatası ve leğen kemiği gibi bölgelerdeki kemikleşme merkezleri birbiriyle kaynaşır. Bireysel varyasyonları, fazladan kaburgaları, eklem içlerindeki susam kemiklerini veya kafatası dikişleri arasına serpiştirilmiş minik sutur kemiklerini saysanız bile 444 gibi uçuk bir rakama ulaşamazsınız. Orta Çağ metinlerindeki bu tarz sayılar, kadavra diseksiyonuna değil, doğrudan ebced hesabına ya da harflerin sayısal değerlerine dayandırılan ezoterik yakıştırmalardır.
Damar sayısı ise biyolojik açıdan daha da fena bir kavram kargaşası. İnsan vücudunda 366 damar olduğunu söylemek anatomiyi temelden ıskalamaktır, çünkü dolaşım sisteminde damarlar bakkal hesabı tek tek sayılmaz. Bu sistem ağaç dalları gibi sürekli kollara ayrılan, kalpten çıkıp mikroskobik boyutlara inen kesintisiz bir ağdır. Vücudumuzda on milyarlarca kılcal damar bulunur ve bu damar ağının toplam uzunluğu kabaca 100 bin kilometreyi bulur. Kaygusuz Abdal gibi mutasavvıfların eserlerinde geçen 366 sayısı, bir artık yılın gün sayısı ile insan bedenindeki ana kan yolları arasında kurulan mistik bir mikrokozmos eşleştirmesinden ibarettir. İnsanı küçük bir evren olarak kurgulayan eski tıp ve tasavvuf geleneği, takvimdeki 366 günü bedene yamayabilmek için ana damarları bu sembolik sayıya sabitlemiştir.