Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Hayır, durum tam tersi değil, anlatılan senaryo harfiyen doğru. Yaşamın milyarlarca yıl önce suda filizlenmiş olması, karaya adım atan canlıların bir daha asla geriye dönemeyeceği anlamına gelmez. Balinalar, karada yaşayan dört ayaklı memeli ataların yaklaşık 50 milyon yıl önce zengin besin kaynakları ve değişen ekolojik koşullar nedeniyle tekrar suya dönmesiyle evrilmiştir. Biyolojide bu olguya ikincil sucul adaptasyon diyoruz.
Zaman çizelgesine baktığımızda kafa karışıklığı hızla çözülüyor. Canlılık ilk olarak suda başladı ve yaklaşık 375 milyon yıl önce karasal yaşama uyum sağlayan ilk omurgalılar karaya çıktı. Memeliler de bu karasal hat üzerinde çeşitlendi. Eosen dönemine gelindiğinde ise karada dört ayağı üzerinde yürüyen toynaklı atalar, kademeli olarak kıyı lagünlerine ve ardından açık denizlere geçti. Balinaların balıklar gibi solungaç yerine ciğerleriyle hava soluması, yavrularını doğurup sütle beslemesi, yüzgeçlerinin içinde beş parmaklı memeli iskeleti ve vücutlarının derinlerinde körelmiş leğen kemikleri taşıması, onların karasal geçmişinin su götürmez kanıtlarıdır.
Karadan suya dönüş balinalara özgü, izole bir vaka da değildir. Evrim tarihinde karayı fethedip ardından rotayı yeniden suya çeviren pek çok soy hattı var. Foklar, deniz aslanları, deniz inekleri, deniz kaplumbağaları, penguenler ve hatta dinozorlar çağında denizleri dolduran ihtiyozorlar ile mozazorlar aynı patikadan yürüdü. Doğada değişimi engelleyen katı bir yön levhası yoktur, doğal seçilim canlıları nerede hayatta kalma avantajı varsa oraya doğru şekillendirir.
Bu geçiş, akademik çevrelerde de vaktiyle çok keyifli bir çekişmeye sahne olmuştu. Morfologlar uzun yıllar boyunca sadece iskelet parçalarına ve diş yapılarına bakarak balinaları soyu tükenmiş başka bir etçil gruba bağlamakta ısrar ettiler. Akademinin geleneksel koridorlarında genetikçilerin moleküler verilerine burun kıvıranlar oldu fakat DNA analizleri ısrarla balinaların çift toynaklılarla, özellikle de su aygırlarıyla çok yakın akraba olduğunu gösteriyordu. Nitekim Pakistan ve Hindistan'da bulunan Pakicetus ve Indohyus gibi harika geçiş fosilleri genetik verileri teyit etti ve tartışma noktalandı. Karada yürüyen o toynaklı atalar, arkalarında hem fosilleşmiş ayak bilekleri hem de moleküler düzeyde silinmez bir aile kütüğü bıraktı.
Uçak yapımında ve prototip geliştirme süreçlerinde orange box, uçağın seri üretimindeki standart aviyoniklerinden ayrı tutulan Uçuş Test Enstrümantasyonu (Flight Test Instrumentation, FTI) donanımlarına denir abi. Bazen halk arasında yolcu uçaklarındaki turuncu renkli kara kutuyla karıştırılıyor, fakat uçak imalatı aşamasında bahsedilen donanım doğrudan test verilerini toplamaya yarayan bambaşka bir cihazdır.
Bir uçağı sıfırdan üretirken veya yeni bir gövde tasarımını denerken uçağın her tarafına binlerce geçici algılayıcı döşersin. Kanat esnemesini ölçen gerinim pulları, ivmeölçerler, basınç duyargaları ve sıcaklık sensörleri derken gövdenin içi inanılmaz bir kablo yumağına döner. İşte bu sensörlerden gelen analog sinyalleri toplayıp dijitale çeviren, filtreleyen, hafızaya kaydeden ve gerektiğinde yer istasyonuna telemetriyle aktaran veri toplama üniteleri (DAU) bu turuncu kutuların içine yerleştirilir.
Bu kutuların ve onlara bağlanan kabloların özellikle turuncu seçilmesinin çok haklı iki pratik sebebi var:
Yolcu uçaklarındaki Uçuş Veri Kaydedicisi (FDR) cihazına da rengi turuncu olmasına rağmen halk arasında kara kutu dendiği için bu iki kavram sıkça birbirine giriyor. Ancak uçak yapımı ve sertifikasyon sürecindeysen, turuncu kutu demek uçağın sınırlarını zorlarken o devasa veri akışını sırtlayan test istasyonu demektir.
Ökaryot ve prokaryot hücreler arasındaki yapısal uçurum, enfeksiyonun gidişatını belirlediği gibi tıptaki seçici toksisite mantığının da tek dayanağıdır. Bakterinin sahip olduğu ama insan hücresinde bulunmayan her hücresel bileşen, bağışıklık sistemimiz için hedeflenecek yabancı bir bayrak, farmakoloji içinse konağa zarar vermeden patojeni yok eden moleküler bir hedef teşkil eder.
Hücre duvarı bu ayrımın en somut basamağıdır. Bakterilerin dışını saran peptidoglikan zırh insan hücrelerinde yer almaz. Vücut bir enfeksiyonla karşılaştığında, doğuştan gelen bağışıklık reseptörleri bu peptidoglikanı doğrudan yabancı moleküler yapı olarak fişler ve hızla iltihap yanıtı başlatır. Tedavide ise penisilinler ve sefalosporinler gibi beta laktam grubu antibiyotikler tam bu duvar sentezini yıkar. Bizim hücrelerimizde peptidoglikan bulunmadığı için ilaç bakteriyi osmotik basınca yenik düşürüp patlatırken vücut hücrelerimize dokunmaz.
Hücrelerin protein fabrikası olan ribozomların boyutu da benzer bir güvenlik kalkanı sunar. Bakteriler 70S ribozom kullanırken insan hücrelerinin sitoplazmasında 80S ribozomlar çalışır. Aminoglikozit, tetrasiklin ve makrolid grubu ilaçlar doğrudan bakterinin 30S veya 50S alt birimlerine kenetlenerek mikrobun protein üretimini durdurur. Buradaki kritik evrimsel ayrıntı, ökaryotik hücrelerimizin enerji santrali olan mitokondrilerin prokaryot kökenli olması ve 70S benzeri ribozom taşımasıdır. Yüksek doz antibiyotik kullanımında görülen bazı organ toksisiteleri, işte bu ortak biyolojik geçmişin bir bedelidir.
Genetik materyalin düzenlenişi enfeksiyonun hızını ve tedavi hedeflerini doğrudan etkiler. Bakterilerde çekirdek zarı yoktur, DNA sitoplazmada serbesttir ve hücre bölünürken DNA giraz enzimiyle süper kıvrımlar oluşturur. İnsan hücreleri ise çekirdek zarı koruması altında farklı topoizomeraz enzimleri kullanır. Siprofloksasin gibi florokinolon türevleri bakteriyel DNA girazı kitleyerek bakterinin çoğalmasını durdurur. Çekirdek zarının olmaması bakteriye dakikalar içinde üreme üstünlüğü sağlasa da, bu enzimatik fark tedavi esnasında onun ölüm fermanı olur.
Metabolizma tarafında folik asit döngüsü belirleyicidir. İnsan hücresi folik asidi dışarıdan besin yoluyla hazır alırken, bakteriler bunu sıfırdan sentezlemek zorundadır. Trimetoprim ve sülfonamidler bakterinin folat sentez yolunu bloke eder, hazır folat kullanan konak hücresi ise bu metabolik kesintiden etkilenmez.
Nöbet çıkışında sosyal medyada sirkeyle veya bitki sapıyla antibiyotik devrini kapattığını iddia eden sahte tıp şarlatanlarına denk gelince insanın sabrı tükeniyor. Bakteriyel enfeksiyon tedavisi rastgele bir arınma masalı değildir. Milyarlarca yıllık hücresel evrim farklarının biyokimyasal olarak santim santim sömürülmesidir.
Doğaya uyumlu, geleneksel asfalttan çok daha az zararlı yollar üretmek kesinlikle mümkün ve bu alanda yürütülen çok sayıda ileri düzey çalışma var. Ancak temel ayrım şurada. Mesele sadece petrolden elde edilen zifti bir anda söküp atmak değil. Bir yanda fosil bağlayıcıların yerine biyo esaslı reçineleri ve atık polimerleri koymak var. Diğer yanda ise yolun kendisini çevre kirliliğini aktif biçimde temizleyen gözenekli ve fonksiyonel bir malzemeye çevirmek var. Ağır trafik yükü altındaki mekanik dayanım sınırları nedeniyle bu dönüşüm aşamalı olarak ilerliyor.
Geleneksel asfalta mikroskop altında bakalım. Taş kırıntılarını, yani agregayı bir arada tutan şey bitüm. Viskoelastik bir petrol artığı. Sıcakta akar, soğukta gevrekleşir, gerilim altında mikro çatlaklar açılır. İşte tam o yapıştırıcı ara yüze odaklanıyoruz. Fosil bitüm yerine odun endüstrisi atıklarından elde edilen kraft lignini, bitkisel yağlar ve ömrünü tamamlamış araç lastiklerinin kauçuk tozları ekleniyor. Bitümün moleküler ağına atık PET şişelerden gelen polimer zincirleri aşılandığında malzemenin yorulma direnci belirgin biçimde artıyor. Üstelik karışım çok daha düşük sıcaklıklarda hazırlanabiliyor. Ilık asfalt teknolojisi sayesinde üretim esnasında atmosfere salınan sera gazları ciddi oranda azalıyor.
Şehirlerin içine girdiğimizde malzemenin davranışı daha da kritikleşiyor. Düz ve geçirimsiz zeminler yüzünden yağmur suyu toprağa ulaşamıyor, şehir yüzeyi adeta ısıyı hapsediyor. Malzemenin iç geometrisiyle oynayıp açık gözenekli asfaltlar tasarlanıyor. Su damlaları mikroskobik kanallardan aşağıya, doğrudan yer altı tabakasına sızıyor. Hatta yol kaplamasına titanyum dioksit gibi fotokatalitik nano parçacıklar eklendiğinde bambaşka bir kimya başlıyor. Güneş ışığı bu nano parçacıklara çarptığı anda fotokatalitik tepkime tetikleniyor. Havada uçuşan egzoz kaynaklı azot oksitler moleküler düzeyde parçalanıp zararsız nitrat tuzlarına dönüşüyor. Yol pasif bir zemin olmaktan çıkıyor, yaşayan bir hava temizleme filtresi gibi çalışıyor.
Peki neden tüm yollar bir anda bunlarla değişmiyor. Çünkü malzemenin bir de kimyasal yaşlanma gerçeği var. Biyo bağlayıcılar güneşin morötesi ışınları ve atmosferik oksijen karşısında geleneksel petrol türevlerine kıyasla çok daha hızlı oksitlenip kırılabiliyor. Parklarda veya bisiklet yollarında tamamen biyolojik kompozitler harika iş çıkarıyor. Fakat otoyolda onlarca tonluk tırların yarattığı dinamik kesme kuvvetine dayanabilen, bütünüyle petrolden bağımsız bir formülün seri üretimi ve maliyeti henüz tam dengelenemedi. Güncel bilimsel uzlaşı, geri dönüştürülmüş polimer katkılı ve çevreyle akıllıca etkileşen hibrit yol kaplamalarının en gerçekçi çözüm olduğu yönünde.