Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Merhaba
Kusursuz bir dijital ikiz, yalnızca dış görünüşü benzetilmiş bir model değil sistemin bütün parçalarını, başlangıç koşullarını, çevresiyle etkileşimini ve fizik yasalarını eksiksiz taşıyan ikinci bir örnek olurdu.
Şöyle ki;
Eğer evren bütünüyle belirlenimciyse, aynı koşullardan başlayan iki sistemin aynı sonuçları üretmesi beklenirdi. Bir beynin ikizi aynı girdileri alırsa aynı düşünceleri, bir ekosistemin ikizi de aynı değişimleri meydana getirebilirdi. Lakin kuantum düzeyinde gerçek bir rastlantısallık bulunuyorsa aynı başlangıç durumu, aynı tekil sonucu değil yalnızca aynı olasılıkları üretir. İkiz evrende başka bir kuantum sonucu ortaya çıkabilir. Keza kaotik sistemlerde ölçemediğimiz küçücük bir başlangıç farkı zamanla bütünüyle farklı bir geleceğe dönüşebilir. “Kusursuz başlangıç bilgisi” elde etmek de ölçüm sınırları nedeniyle başlı başına sorunludur. Böyle bir ikize sahip olmak, gelecekteki bütün verinin elimizde hazır bulunduğu anlamına da gelmez. Simülasyonu çalıştırmak ve sonuçların oluşmasını beklemek gerekebilir. Bazı sistemlerde geleceği öğrenmenin, sistemi adım adım yaşatmaktan daha kısa bir yolu olmayabilir. Üstelik gerçek dünyanın ikize vermediğimiz tek bir dış etkisi bile iki sistemi birbirinden ayırır. Bu nedenle gerçek dünyada veri toplama ihtiyacı tamamen ortadan kalkmaz; zira ikizin hala gerçeğe uygun olup olmadığını kontrol etmemiz gerekir. Tüm evrenin eksiksiz ikizini yine evrenin içinde kurmak ise ayrıca çelişkili görünür. Evrenin bütün bilgisini taşıyan bir sistemin en az evren kadar bilgi ve fiziksel kaynak istemesi beklenir üstelik kendi simülatörünü de simüle etmesi gibi bir öz gönderim sorunu ortaya çıkar. Ve bence kusursuz dijital ikiz, bir noktadan sonra model olmaktan çıkar ve o varlığın ikinci bir örneğine dönüşür. Fakat bize her şeyi önceden söyleyen sihirli bir kitap olmaz o da kendi zamanını yaşayarak verisini üretir. Kısacası kusursuz kopyaya sahip olmak, bütün geleceğe aynı anda sahip olmak değildir. Saygılarımla.
Doğrudan ve net bir cevapla başlayalım: Hayır, bir erkeğin spermi veya DNA'sı kadının vücudunda 6 ay boyunca kalamaz, omuriliğe çıkamaz ve kadının kendi genetik yapısına asla entegre olamaz. Birlikte olunan erkeğin DNA'sı yalnızca üreme kanalında geçici bir biyolojik kalıntı olarak bulunur ve adli tıp sürüntülerinde genellikle en fazla birkaç gün ile bir hafta arasında saptanabilir. Kadının hamile kalmadığı veya düşük yapmadığı bir durumda, erkeğin DNA'sının kadının vücudunda kalıcı hale gelmesi biyolojik olarak imkansızdır.
Hücresel düzeyde baktığımızda sperm hücresi, kadın üreme kanalının asidik ve zorlu ortamında en fazla 3 ile 5 gün canlı kalabilir. Bu sürenin ardından kadın bağışıklık sistemine ait nötrofiller ve makrofajlar hızla devreye girer. Yabancı hücreler olan spermler fagositoz yoluyla parçalanır, sindirilir ve ortamdan tamamen süpürülür. Biz laboratuvarda hücreleri iki gün canlı tutabilmek için medyumun pH dengesini ve sıcaklığını tutturana kadar krizlere girerken, spermlerin vücutta 6 ay boyunca gizlice yaşayabileceğini iddia etmek tüm temel hücre biyolojisi kurallarını yok saymak olur.
DNA testinde bu durumun çıkıp çıkmayacağı ise testin türüne bağlıdır:
Spermin omuriliğe tırmanması iddiası ise insanı gerçekten derin bir varoluşsal krize sokan bir şehir efsanesi. Bir sperm hücresinin vajinal kanaldan çıkıp dokuları aşması, dolaşım sistemine sızması ve ardından kan beyin veya kan omurilik bariyerini delerek merkezi sinir sistemine yerleşmesi hücresel ve anatomik açıdan imkansızdır. Bir makalede böyle bir mekanizma öne sürülse hakem heyetinin tek satırda reddedeceği kadar temel bilim dışıdır.
Bu söylenti, mikrokimerizm adı verilen gerçek bir bilimsel olgunun internette fena halde çarpıtılmasından kaynaklanıyor. Kadınların bazı dokularında erkek DNA'sı saptandığı doğrudur, ancak bu durum cinsel ilişkiyle değil, daha önce erkek bir fetüse hamile kalınmasıyla gerçekleşir. Fötomaternal mikrokimerizm sırasında plasenta yoluyla anne dolaşımına geçen fötal kök hücreler vücutta uzun yıllar kalabilir. Hamilelik veya düşük gerçekleşmemişse, kadının omuriliğinde ya da başka bir organında eski partnerlerine ait genetik bir birikim oluşmaz.
Merhaba
Bu sorunun en kısa ve net cevabı olarak enerji derdim. Zira madde, hareket ve evrendeki bütün dönüşümler enerjiyle ilişkilidir. Açıklamasız istemişsiniz, lakin cevabımın nedenini belirtmeden yalnızca tek kelime yazmak eksik geldiği için küçük bir açıklama eklemek istedim. Yaş 39. =))
DNA'nın çift sarmal yapısının keşfi, kalıtımı soyut ve felsefi bir tartışma olmaktan çıkarıp doğrudan kimyasal bir mekanizmaya bağladığı için biyolojinin en net dönüm noktasıdır. Bu model sayesinde genetik bilginin hücrede nasıl depolandığı, hangi kuralla kopyalandığı ve nesillere nasıl aktarıldığı ilk kez fiziksel ve doğrulanabilir bir temele oturmuştur.
1953 öncesinde genetik materyalin proteinler olduğu varsayılıyordu. Dört bazdan oluşan nükleik asitlerin böylesine karmaşık bir yaşam çeşitliliğini kodlayamayacağı yönündeki ezber, çift sarmal modeliyle çöktü. Modelin en kritik özelliği, iki ipliğin birbirine antiparalel uzanması ve adenin ile timinin, guanin ile sitozinin karşılıklı hidrojen bağlarıyla eşleşmesidir.
Bu eşleşmenin getirdiği tamamlayıcılık kuralı, biyolojideki kopyalama bilmecesini tek hamlede çözdü. Bir iplikteki baz dizilimi biliniyorsa karşı ipliğin ne olacağı kaçınılmaz bir kimyasal zorunluluk haline gelir. Hücre bölünürken iki iplik ayrılır ve her biri yeni bir iplik sentezi için kalıp oluşturur. Yaşamın devamlılığı için mistik açıklamalara gerek kalmamış, süreç termodinamik kurallara dayalı somut bir kimyaya bağlanmıştır.
Ayrıca doğrusal baz diziliminin tespiti, genetik kodun ve mutasyonların temelini açığa çıkardı. Bu dizilimdeki harf hatalarının evrimsel değişimin ve patolojilerin kaynağı olduğu kanıtlandı. Bugün laboratuvarda bir virüsün varyantını saatler içinde dizileyip mutasyon haritasını çıkarabiliyorsak, bunu çift sarmalın sunduğu evrensel ve okunabilir dijital mimariye borçluyuz. Canlılık, çift sarmalla birlikte tahmin yürütülen bir alan olmaktan çıkıp ölçülebilen moleküler bir bilime evrilmiştir.
Kısa ve net cevap: Hayır, kopan bir dil karaciğer gibi sıfırdan kendini yenileyip eski boyutuna veya biçimine geri büyüyemez. Dil dokusu yaralanmalara karşı olağanüstü bir hızla iyileşir ve yüzeyini hızla kapatır, fakat kaybedilen o karmaşık kas kütlesi yeniden üretilmez, geriye sadece iyileşmiş eksik bir doku kalır.
Ağız içi biyokimyası aslında tam teşekküllü bir acil müdahale ekibi gibi çalışır. Tükürüğün içindeki epidermal büyüme faktörü (EGF) ve histatin gibi küçük ama inanılmaz marifetli proteinler, hasar anında olay yerine üşüşüp epitel hücrelerine resmen yangından mal kaçırır gibi bölünme emri verir. Yüzeydeki epitel tabakası ve tat tomurcukları bu sayede şaşırtıcı bir hızla toparlanır. Zaten tat tomurcuğu hücreleri normal şartlarda da ortalama on günde bir kendini sıfırlayan çok dinamik bir ekiptir. Ancak iş derin kas tabakasına ve dilin o üç boyutlu mimarisini baştan örmeye geldiğinde hücresel kadro resmen havlu atar.
Dil sadece düz bir et parçası değil, birbirine çapraz bağlanan sekiz farklı kas grubunun milimetrik uyumla çalıştığı yapısal bir şaheserdir. Kökten veya büyük bir parçası koptuğunda, vücudumuzda bu karmaşık mimariyi sıfırdan kurduracak bir morfogenetik harita tekrar devreye girmez. Karaciğerin yaptığı o meşhur telafi edici hücre çoğalması numarası maalesef dilde sökmez. Kas dokusundaki hasarda sahneye hemen fibroblastlar fırlar ve ortalığa bolca kolajen yığar. Yani organizma kayıp kas liflerini yeniden üretmekle uğraşmaz, açılan boşluğu hızla fibröz bir yara dokusuyla mühürleyip çekilir. Aksolotl gibi uzuvlarını kusursuzca baştan var eden canlıların aksine, memelilerde bu çapta bir epimorfik rejenerasyon programı bulunmaz.
Eğer geçmişte birinin dili o bahsettiğin korkunç aletlerle koparıldıysa, kişi yoğun kanamadan veya enfeksiyondan hayatta kalmayı başarsa bile geriye kalan şey sadece büzüşerek kapanmış, işlevini büyük oranda kaybetmiş bir dil kökü olurdu. Tükürükteki proteinlerin desteğiyle yara yüzeyi hızla örtülse de eksilen kas kütlesi asla tekrar uzamaz.
Bir prizde hem faz hem nötr bulunmasının nedeni, elektrik akımının ancak kapalı bir devrede akabilmesidir. Enerjiyi lamba, ütü ya da şarj cihazı gibi bir alıcıya taşıyan akımın hem gidebileceği hem de geri dönebileceği iki yola ihtiyaç vardır. Faz hattı enerjiyi cihaza getirir, trafodan gelir ve ülkemizde nötre göre yaklaşık 230 V gerilime sahiptir. Nötr hattı ise akımın cihazdan geçtikten sonra trafoya geri döndüğü dönüş yoludur ve potansiyeli yaklaşık 0 V'tur. Evlerdeki şebeke alternatif akımdır (AC), yani akım saniyede 50 kez yön değiştirir ve faz ucundaki gerilim sürekli salınır. Cihaz, faz ile nötr arasındaki gerilim farkıyla çalışır. Yalnızca faz olsaydı akımın dönecek bir yolu olmazdı, devre tamamlanamazdı ve cihaz çalışmazdı. Cihaz fişe takılıp açıldığında ise devre kapanır: akım fazdan cihaza girer, işini yapar ve nötrden geri döner. Prizdeki üçüncü bağlantı olan topraklama hattı normalde akım taşımaz; cihazda bir kaçak olduğunda akımı güvenle toprağa aktararak elektrik çarpmasını önler. Nötr hattı 0 V civarında olsa da prize çıplak elle müdahale etmek tehlikelidir, çünkü faz ile toprak arasında kalmak da çarpılmaya yol açar.