Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Kimsenin olmadığı bir kaldırımda yürürken arkanızdan bir adım sesi duyarsınız. Kimse yarışalım demedi, ödül yok, bitiş çizgisi yok ama bir de bakarsınız, adımlarınız sıklaşmış. İnsan farkında bile olmadan, girdiği her ortama görünmez bir skor tablosu asıyor.
İnsan değerini mutlak bir ölçüyle değil, karşılaştırarak ölçüyor. "İyi bir yazarım" cümlesi havada kalır, "çevremdekilerden iyi yazıyorum" cümlesi ise hemen bir anlam kazanır. Geçmişte grup içindeki konum, güvene ve kaynaklara erişimi belirliyordu. Beyin de bu yüzden her ortamda kendine bir sıra numarası arıyor olabilir. Eğitimde notlarla, ailede kıyaslamalarla, sosyal medyada beğeni sayılarıyla bu eğilim sürekli besleniyor. Sonunda yarış, çoğu zaman rakibi bile olmayan bir alışkanlığa dönüşüyor. Bu eğilimin genel kaynağı aşağılık kompleksi değildir. Kaldırımda adımını sıklaştıran herkesin kompleksi yoktur, bu hafif yarışma refleksi herkeste var. Her ortamda öne çıkmaya çalışanlar arasında eksik hissedenler olabilir, ama özgüveni yerinde olduğu halde yarışanlar da var. Bunlar kaybetmekten korktukları için değil, zorlanmayı ve oyunun tadını sevdikleri için yarışıyor. Yarışıyorsa kompleksi vardır demek, birinin içini sadece dışarıdan bakarak tahmin etmek olur.
Skor tablosu herkesin duvarında asılı. Fark ona bakınca kimin hırslandığında, kimin eksik hissettiğinde. Dışarıdan ikisi de aynı hızda yürür...
Yani insanların genel olarak bir konuda haksızlığa düştüğünde birbirlerinin sözde zayıflıklarından vurması çok kötü; bence en çok bu durumdan kurtulmalıyız, açıkçası böyle bir durum yaşamak mental olarak çok hasar veriyor.
Bir sıvıda uçucu olmayan bir madde çözündüğünde buhar basıncının düşmesinin temel sebebi, yüzeyi terk edebilecek serbest çözücü molekülü sayısının azalması ve çözücü ile çözünen tanecikler arasında kurulan yeni çekim kuvvetleridir. Kısacası çözeltinin derişimi arttıkça, çözücünün buhar fazına kaçması hem fiziksel hem de termodinamik olarak zorlaşır.
Buharlaşma, kaynama gibi sıvının her yerinde değil, yalnızca en üst yüzeyinde gerçekleşir. Saf bir sıvıda o yüzeyin tamamı buharlaşmaya hazır çözücü tanecikleriyle doludur. İçine şeker veya tuz gibi uçucu olmayan bir madde eklediğinizde, bu yabancı tanecikler yüzey alanının bir kısmını işgal eder. Tezgaha dökülen koyu bir şurubun saf su gibi hemen kuruyup buharlaşmamasının ilk sebebi tam olarak budur. Yüzeyde gaz fazına geçecek çözücü molekülü sayısı azaldığı için birim zamanda havaya karışan tanecik miktarı düşer. Kimyada Raoult Yasası olarak bilinen bu ilke, buhar basıncının çözücünün mol kesriyle doğru orantılı olduğunu ifade eder.
Olay sadece yüzeydeki yer kavgasıyla da bitmiyor. Çözünen madde ile çözücü arasında iyon ve dipol etkileşimleri ya da hidrojen bağları gibi yeni moleküller arası çekimler kurulur. Kendi halinde takılan çözücü molekülleri, ortama giren yabancı taneciklerin etrafını sararak bir çözücü kılıfı örer. Bu yeni bağlar çözücü moleküllerini sıvı fazda tutar, yakalarını kolay kolay bırakmaz. Taneciklerin sıvıdan kopup buharlaşabilmesi için bu ekstra çekim kuvvetini yenmesi gerekir, bu durum da buharlaşma eğilimini bariz biçimde aşağı çeker.
Son olarak işin termodinamik, yani entropi boyutu var. Saf bir sıvı zaten düzenli bir yapıya sahip olduğu için gaz fazına geçip düzensizleşmeye oldukça heveslidir. Ancak derişimi yüksek bir çözelti, içindeki taneciklerin rastgele dağılımı sayesinde sıvı fazdayken bile zaten yüksek bir entropiye sahiptir. Gaz fazına geçtiğinde kazanacağı fazladan düzensizlik avantajı saf bir sıvıya kıyasla çok daha az kalır. Dolayısıyla sistemin gaz fazına yönelmesini sağlayan o temel itici güç zayıflar ve buhar basıncı düşer.
Sultan Alparslan’ın, 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı'nda (tarihî kaynaklarda genellikle savaş meydanında veya sonrasındaki karargahta gerçekleştiği belirtilen) esir alınan Doğu Roma (Bizans) İmparatoru Romen Diyojen’e aşağılayıcı bir esir muamelesi yerine bir konuk/hükümdar gibi davranmasının arkasında hem stratejik, hem siyasi hem de İslami/ahlaki sebepler bulunmaktadır:
Siyasi ve Jeopolitik Vizyon: Sultan Alparslan, Romen Diyojen’i öldürmenin veya zindana atmanın Bizans İmparatorluğu'nu tamamen ortadan kaldırmayacağını, aksine taht için yeni mücadelelere ve başa geçecek yeni liderlerin İslam topraklarına karşı daha şiddetli saldırılar düzenlemesine yol açacağını biliyordu. Diyojen’i dostluk şartıyla serbest bırakarak Bizans'ı kendi içinde bir taht kavgalarına sürüklemeyi ve doğu sınırlarında kalıcı bir müttefik/bağımlı devlet kazanmayı amaçlıyordu.
Hükümdara Saygı (Alın yazısına ve makama hürmet): Türk-İslam devlet geleneklerinde ve eski bozkurt/töre anlayışında, savaşta bile olsa aynı makamı paylaşan hükümdarlara (hakanlara/sezarlara) karşı belirli bir saygı gösterilirdi. Alparslan, "düşman da olsa" taç giymiş bir imparatorun onurunu korumayı tercih etti.
Genişleyici Barış Anlaşması ve Vergi Bağlantısı: Yapılan müzakereler sonucunda Diyojen’e büyük bir maddi tazminat (vergi), yıllık haraç ve savaş durumunda Selçuklu ordusuna asker yardımı yapma şartları kabul ettirildi. Bu sayede Bizans askeri olarak etkisiz hale getirilirken ekonomik olarak da Selçuklu devletine bağlanmış olacaktı.
İslam Ahlakı ve Türk Misafirperverliği: Alparslan’ın dindar kişiliği ve İslamiyet’in esirlere adil, merhametli davranılmasını emreden prensipleri de bu tutumda büyük rol oynadı. Kaynaklara göre Alparslan huzuruna getirilen Diyojen'e kibar davranmış, onu onurlandırmış ve aralarında hükümdarlara yaraşır diyaloglar geçmiştir.
Not: Tarihî kayıtlarda Romen Diyojen doğrudan Malazgirt Ovası'ndaki savaşın hemen ardından Sultan Alparslan'ın huzuruna çıkarılmıştır. #1071
çünkü her milletten her yöreden insan var ve araştırmıyorlar sorgulamıyorlar boş boş kaydırıyorlar ve birbirlerini etkiliyorlar filitreden geçirmeden birbirlerinin dedikleri herşeye inanıyorlar cahil insanlar başka cahil insanları oluşturuyor
Merhabalar! Çok derin ve felsefi açıdan da son derece büyüleyici bir soru sormuşsunuz. Zaman algısı ve hafıza insanlık tarihi boyunca hem fizikçilerin hem de nörobilimcilerin en çok kafa yorduğu konulardan biridir.
Bu harika konuyu bilimsel ve nörolojik açıdan birkaç başlık altında inceleyebiliriz:
1. Fiziksel Olarak Zamanın Tek Yönlülüğü
Fizikte termodinamiğin ikinci yasası bize evrendeki entropinin (düzensizliğin) sürekli arttığını söyler. Bu durum, zamanın neden sadece "geçmişten geleceğe" doğru akıyormuş gibi göründüğünün (zaman okunun) temel sebebidir.
Geçmiş: Yaşanmış ve geride bırakılmış olaylar evrende fiziksel izler (entropi artışı, veri kayıtları) bırakır. Beynimiz de geçmişteki olayların duyusal girdilerini kaydettiği için bunları "hatırlayabilir".
Gelecek: Henüz gerçekleşmemiştir ve fiziksel olarak henüz "yazılmamıştır". Bu yüzden geleneksel anlamda kaydedilmiş bir geçmiş gibi geleceği "hatırlamak" fiziksel kurallara göre mümkün değildir.
2. Beynimizin "Geleceği Hatırlama" Hali: Zihinsel Zaman Yolculuğu (Mental Time Travel)
Nörobilimde beynimizin geleceği hatırlamaya çok benzeyen bir yeteneği olduğu keşfedilmiştir: Geleceği simüle etmek.
Beynimizdeki hipokampus bölgesi, hem geçmişteki anıları saklamaktan hem de gelecekte olabilecek senaryoları kurgulamaktan sorumludur.
Bilim insanları, bir kişi gelecekte yapacağı bir şeyi hayal ettiğinde (örneğin yarınki sınavını veya hafta sonu yapacağı bir geziyi düşündüğünde), beynin anı hatırlarken kullandığı devrelerin aynısının aktifleştiğini görmüşlerdir.
Yani beynimiz geleceği hatırlamaz ama geçmişteki deneyimlerimizi ve verilerimizi birleştirerek geleceği simüle eder. Buna nörobilimde "Geleceği Hatırlamak" (Remembering the future) denmese de işlevsel olarak beyin benzer bir simülasyon gücü kullanır.
3. Deja Vu ve Sezgiler
Bazen gelecekte yaşayacağımız bir anı sanki daha önce yaşamışız ve hatırlıyormuşuz gibi hissederiz. Buna deja vu denir. Ancak bu gerçek bir geleceği hatırlama durumu değildir; beynin anıları işlerken anlık bir gecikme yaşaması ve o anı "eski bir anı" gibi yanlışlıkla etiketlemesinden kaynaklanan bir algı yanılsamasıdır.
Özetle; beynimiz geleceği fiziksel olarak hatırlayamaz, çünkü gelecek henüz yazılmamıştır. Ancak geçmişteki tecrübelerimizi bir Lego seti gibi kullanarak gelecekte nelerin olabileceğini tahmin edebilir ve simüle edebilir. Beynimiz bu yönüyle adeta bir zaman makinesi gibi çalışır!