Moleküler Biyoloji ve Genetik seçimi romantik bir bilim merakıyla değil, temel bilimin getirdiği sert rekabeti ve belirsizliği baştan kabullenerek yapılacak rasyonel bir tercihtir. Bu bölüm hazır bir meslek konforu sağlamaz, mezununa kendi alanını tırnaklarıyla açmak zorunda olduğu sert bir hayatta kalma mücadelesi verir.
Türkiye şartlarında iş imkanlarının darlığı abartı değil, acı bir gerçektir. Ülkede araştırma ve geliştirme yatırımları kısıtlı olduğu için mezunların büyük kısmı doğrudan laboratuvarda temel araştırma yürütemez. Hayatta kalabilenler genellikle ilaç tanıtımı, klinik araştırma koordinatörlüğü, biyomedikal satış ya da tüp bebek merkezleri gibi uygulamalı alanlara yönelir. Akademide kalmak ise düşük burslar ve kadro belirsizlikleriyle dolu, sabır isteyen yıpratıcı bir süreçtir.
Yurt dışı bir kurtuluş bileti veya tesadüf değildir. Yurt dışındaki kurumlardan kabul almak, lisansın ilk yılından itibaren yüksek not ortalaması, akıcı yabancı dil, yaz stajları ve laboratuvarda geçirilen uykusuz gecelerle sistematik olarak inşa edilir. Oradaki merkezlerde fonlar daha geniş olsa da küresel ölçekte acımasız bir rekabet ortamı vardır, kimse kapısını sadece hevesli birine açmaz.
Çevrenizin tıp veya diş hekimliği konusunda ısrarcı olması temelsiz değildir çünkü bu meslekler tanımlı bir unvan, hazır bir istihdam alanı ve öngörülebilir bir gelir sunar. Eğer ekonomik güvence, düzenli çalışma saatleri ve net bir kariyer planı sizin için öncelikliyse temel bilim sizi psikolojik olarak tüketebilir. Buna karşılık, istemediğiniz bir sağlık bölümünde mutsuz bir klinisyen olmaktansa belirsizlik içinde araştırma yapmanın zorluklarıyla boğuşmayı göze alıyorsanız bu tercih anlam kazanır.
Kararınızı netleştirmek için şu soruyu dürüstçe yanıtlamalısınız. Aylarca sonuç vermeyen deneylerle boğuşmayı, proje bütçeleri ve burs peşinde koşmayı göze alabiliyor musunuz? Kendinizi başka yerde görememek tek başına yeterli bir zırh değildir, bu isteğin arkasını üniversitenin ilk gününden itibaren somut laboratuvar becerileri ve sarsılmaz bir çalışma disipliniyle doldurmak zorundasınız.
Ağlama refleksi temelde üç ayrı kategoriye ayrılır, duygusal ağlama ise biyolojik olarak yalnızca insana özgü kabul edilen karmaşık bir nörolojik dengeleme ve sosyal sinyal mekanizmasıdır. İster derin bir keder ister taşkın bir sevinç olsun, duygusal gözyaşı beynin aşırı uyarılma anında sistemi korumak için devreye soktuğu bir sakinleşme aracıdır.
Yoğun bir duygu patlaması yaşadığınızda, beynin duygu merkezi olan amigdala otonom sinir sistemini alarma geçirir. Sempatik sinir sistemi aniden tavan yapar, nabız hızlanır, tansiyon yükselir ve beden yüksek bir fizyolojik stres altına girer. İşte gözyaşı bezlerinin aktive olması, parasempatik sinir sisteminin, özellikle vagus sinirinin freni çekme girişimidir. Ağlama eylemi derin nefes alışverişlerini tetikler, kalp atım hızını düşürür ve homeostazı, yani bedenin iç dengesini yeniden kurar. Aşırı sevinçten ağlamamızın sebebi de budur. Sinir sistemi için duygusal uyarımın iyi veya kötü olması bir şey değiştirmez, uyarımın şiddeti eşik değeri aştığında beyin aşırı yükü hafifletmek adına zıt bir fiziksel dışavurum üretir. Literatürde buna iki biçimli duygu dışavurumu denir.
Sosyal medyada ve sahte sağlık sayfalarında durmaksızın tekrarlanan "ağlamak vücuttaki toksinleri atar" palavrasını da bir kenara bırakmak gerekir. 1980'lerde yapılmış eski birkaç çalışmayı cımbızlayıp duygusal gözyaşında ACTH ve prolaktin bulundu diye gözyaşı bezini karaciğer veya böbrek gibi bir detoks organı ilan etmek bilime hakarettir. Birkaç damla sıvıyla vücuttan stres hormonu tahliye edemezsiniz. Gözyaşındaki lizozim ve antimikrobiyal proteinler göz yüzeyini enfeksiyonlardan korumak için vardır, ruhsal bir arınma filtreleme hattı olduğu için değil.
Evrimsel açıdan bakıldığında ağlamanın asıl kritik işlevi görsel bir sosyal iletişim kanalı olmasıdır. Gözlerin yaşla dolup görüşün bulanıklaşması, bireyin saldırganlık kapasitesini anlık olarak düşürür ve teslimiyet mesajı verir. Yüzden süzülen damlalar, grup içindeki diğer bireyler için saldırganlığı dindiren, empatiyi ve bakım verme refleksini tetikleyen evrensel bir yardım çağrısıdır. Kısacası ağlamak bir zayıflık ya da zehir boşaltma yöntemi değil, aşırı yüklenen sinir sistemini yatıştıran ve tür içi dayanışmayı pekiştiren kusursuz bir adaptasyondur.
Evet, kesinlikle tekrar yakalanabilir. SARS-CoV-2 enfeksiyonunu bir kez atlatmış olmak vücuda ömürlük bir bağışıklık zırhı kazandırmaz. Hastalık sonrasında kazanılan bağışıklık hem zamanla zayıflar hem de virüsün yeni varyantlarına karşı tam koruma sağlayamaz.
Hastalığı atlattığınızda bağışıklık sisteminiz virüse özgü antikorlar ve hafıza hücreleri üretir. Ancak kandaki nötralizan antikor seviyeleri birkaç ay içinde kademeli olarak düşüşe geçer. İlk birkaç ay boyunca tekrar yakalanma riski belirgin biçimde düşük seyretse de, zaman ilerledikçe bu koruma kalkanı zayıflar. Toplumda sıkça rastlanan "ben hastalığı zaten geçirdim, artık bana bir şey olmaz" rehaveti biyolojinin işleyişiyle uyuşmuyor.
İkinci ve daha belirleyici etken ise virüsün hızla mutasyona uğramasıdır. Koronavirüs, özellikle hücrelerimize tutunmasını sağlayan spike proteininde yapısal değişiklikler biriktirir. Vücudun eski suşa karşı geliştirdiği antikorlar, yüzey yapısı değişmiş yeni bir varyantı tanımakta zorlanır. Antijenik kaçış olarak adlandırılan bu durum nedeniyle, daha önce hastalığı geçirmiş olsanız dahi yeni bir varyantla karşılaştığınızda enfeksiyon tekrar başlayabilir.
Yine de daha önceki enfeksiyon tamamen boşa gitmiş sayılmaz. T hücrelerine dayanan hücresel bağışıklık, antikorlara kıyasla varyant değişimlerine karşı daha dirençlidir. Bu sayede tekrar enfekte olunduğunda bağışıklık sistemi virüsü bütünüyle yabancı karşılamaz, bu da genellikle tablonun ilki kadar ağırlaşmasını önlemeye yardımcı olur. Fakat ileri yaş, kronik hastalıklar veya bağışıklık baskılanması gibi durumlarda reinfeksiyonların da ciddi risk taşıyabileceği göz ardı edilmemelidir.