Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Teorik olarak biyolojik yaşlanmasını sıfırlayabilse de, mükemmel bir akvaryum ortamında bile pratik olarak sonsuza kadar yaşayamaz! Doğadaki yırtıcıları ve açlığı tamamen ortadan kaldırsanız dahi, hücresel düzeydeki hata birikimleri, patojenler ve bu sıfırlanma sürecinin kendi hassas sınırları er ya da geç canlının ölümüne yol açar. Üstelik bu süreç, aynı bireyin kesintisiz olarak sonsuza dek yüzmesi demek de değildir!
Bu minik canlının yaptığı şey gerçekten büyüleyici! Turritopsis dohrnii, fiziksel stres, hasar veya yaşlanma hissettiğinde serbest yüzen medüz formundan geriye doğru bir dönüşüm başlatır. Transdiferansiasyon dediğimiz bu olağanüstü hücresel süreçte, özelleşmiş hücreler yeniden kök hücre benzeri yapılara döner. Canlının şemsiyesi ve dokuları eriyip tabana tutunur, ardından sıfırdan bir polip kolonisi filizlenir! Yani akvaryumda izole ettiğiniz o medüz aynı bedenle sonsuza kadar süzülmez, kendi dokularını eritip genetik klonlarını üretecek bir polip yuvasına dönüştürür.
Laboratuvarda bu senaryoyu gerçeğe dönüştürmeye çalışan araştırmacılar oldu, özellikle Japonya'daki meşhur çalışmalarda bu döngünün peş peşe defalarca tekrarlandığı görüldü! Tek bir soydan gelen dokuların on kereden fazla gençleşip yeniden denizanaları oluşturduğu kaydedildi. Fakat ne kadar özenli olursanız olun, akvaryum koşullarında su kalitesindeki ufak bir sapma ya da mikroskobik bakteri ve mantar enfeksiyonları bu narin canlının sonunu getirir. Her başa sarma denemesi de başarıyla sonuçlanmaz, bazen hücreler polip formunu yeniden kuramadan parçalanıp yok olur.
İşin içine hücresel sınırlar da girer. Yaşlanma fizyolojik olarak sıfırlansa bile, her DNA kopyalanmasında ve hücresel bölünmede somatik mutasyon riski vardır. Zaman içinde birikebilecek genetik bozulmalar biyolojik işleyişi durdurabilir. Kısacası biyolojik ölümsüzlük yok edilemezlik demek değildir, sadece yaşlanmaya karşı inanılmaz bir kaçış mekanizmasıdır ve hiçbir akvaryum bu hassas canlıyı sonsuzluk boyunca kusursuz tutamaz!
Sağlıklı bir bireyseniz, etin yanında ayran içmek vücudunuzun demir veya diğer temel besin maddelerini almasını klinik açıdan anlamlı bir şekilde engellemez. Tek bir öğünde kalsiyumun demir emilimini anlık olarak yavaşlatabilmesi ile bunun vücutta gerçek bir eksikliğe yol açması tamamen farklı durumlardır.
İnternetteki kafa karışıklığının temel sebebi, tıp literatüründeki kavramların gündelik hayata yanlış aktarılması. Klinik raporlarda veya makalelerde geçen biyoyararlanım azalması ifadesi internette bir anda 'etin demiri tamamen çöp oluyor' şeklinde karşılık buluyor, oysa kelimenin ve biyolojinin anlattığı şey bu değil. Kırmızı etteki demir, emilimi zaten oldukça yüksek olan hem demir formundadır. Ayrandaki kalsiyum ile demir bağırsak hücrelerinden geçerken benzer taşıyıcı kanalları kullanır, dolayısıyla yüksek kalsiyum demirin emilim hızını geçici olarak bir miktar düşürebilir. Fakat bu durum, alınan demirin sıfırlandığı anlamına kesinlikle gelmez.
Dahası, haftalarca süren ve bütünsel beslenmeyi takip eden klinik çalışmalarda, kalsiyum ile demirin birlikte tüketilmesinin ferritin veya hemoglobin düzeylerinde kalıcı bir düşüşe yol açmadığı net biçimde gösterilmiştir. İnsan metabolizması tek bir öğündeki kimyasal yarıştan ibaret değil. Vücut akıllıdır, demir depoları azaldığında bağırsaktaki emilim kapasitesini artırarak bu tür anlık yavaşlamaları rahatlıkla dengeler.
Buradaki tek klinik istisna, doktor tarafından teşhis konmuş ileri düzey demir eksikliği anemisi olanlar veya reçeteli demir takviyesi kullanan bireylerdir. Eğer böyle bir tedavi sürecindeyseniz, hekiminiz ilacınızı veya yüksek demirli öğününüzü kalsiyum kaynaklarından bir iki saat ayrı tutmanızı önerebilir. Böyle özel bir tıbbi durumunuz yoksa, lahmacunun veya köftenin yanındaki ayrandan çekinmenize hiç gerek yok.
Evet aslında, bu durumu karşılayan bir psikolojide açıklaması var ve Yaklaşma-Kaçınma Çatışması olarak adlandırılıyor.
Yaklaşma-Kaçınma Çatışması, bir kişinin aynı hedef veya duruma karşı hem yaklaşma hem de kaçınma eğilimleri göstermesi durumudur. Yani ilgili örnekte A kişisi B kişisinin içinde bulunduğu duruma üzülür, empati yaparak yardımcı olmak ister ama aynı anda da B kişisine yapacağı yardım sonucunda oluşabilecek baskılar ve sorumluluk hissiyatından kaçınma eğilimi gösterir.
Dolayısıyla kişi gerçekten yardımda bulunmak istese dahi beraberinde gelebilecek olumsuz olasılıkları düşünmesiyle harekete geçmekte zorlanabilir ya da tamamen vazgeçebilir.
Kendimizi kandırmayı pek sevsek de doğrudan söyleyelim, küçük bir puro tütün ağırlığı ve nikotin içeriği bakımından türüne göre yaklaşık 1 ila 3 sigaraya denk geliyor. Ancak sağlığa verilen toplam zararı düz bir matematikle birebir sigara adedine çevirmek biyolojik olarak yanıltıcı, çünkü ortaya çıkan tahribat içim alışkanlığına ve tütünün yapısına göre şekilleniyor.
Küçük puro olarak adlandırılan ürünler temelde iki farklı grupta toplanıyor. Sigara ebatlarında ve çoğunlukla filtreli üretilen küçük purolar yaklaşık 1 gram tütün barındırıyor, bu da bir adet standart sigaraya karşılık geliyor. Biraz daha kalın ve filtresiz olabilen sigarillolar ise 2 ila 3 gram tütün içeriyor. Yalnızca tütün miktarı üzerinden baksak bile tek bir sigarillo en az iki veya üç sigaraya eşdeğer bir yük taşıyor.
Zarar denklemini asıl ağırlaştıran unsur ise puro tütününün işlenme biçimi. Puro tütünü havalandırılarak ve fermente edilerek hazırlandığı için tütüne özgü nitrozaminler gibi güçlü kanserojen maddelerin yoğunluğu sigaraya oranla belirgin biçimde artıyor. Yanma esnasında açığa çıkan katran ve karbonmonoksit seviyesi de gramaj başına sigaradan daha yüksek ölçülüyor.
Dumanı içe çekmeme düşüncesi de sanıldığı gibi bir güvence sağlamıyor. Sigara geçmişi olanlar küçük puroları genellikle refleks olarak akciğerlerine çekiyor ve bu durum akciğer kanseri ile kronik solunum yolu hastalıkları riskini doğrudan sigara düzeyine taşıyor. Duman akciğere inmese dahi yüksek oranda alkali olan puro dumanındaki nikotin ve toksik maddeler ağız mukozasından kolayca emiliyor. Bu da dudak, dil, yutak ve yemek borusu kanserleri açısından sigaradan farksız, hatta yer yer daha yüksek bir hücresel hasar yaratıyor.
Bu soruya cevap vermeden önce ahlakın benim için ne olduğunu açıklamak istiyorum bana göre ahlak Sokratesin ahlak hakkında düşündüklerinin tam olarak aynısı ahlakın temelinde bilgi vardır ona göre insan gerçekten iyinin ne olduğunu bilirse iyi davranır kötülük bilgisizlikle ilişkilidir
biz insanları daha küçük bir sınıfta memeliler sınıfında inceleyelim bizler diğer tüm memeliler gibi omurgalıyız yavrumuzu anne sütüyle besleriz sıcakkanlıyız ve vücudumuzda kısmen de olsa kıl bulunur hiç düşündün mü bizi diğer hayvanlardan ayıran asıl şey ne işte bizi asıl ayıran şey güçlü bir ahlak anlayışıdır ve ahlakın temelinde bilgi yatar bizler bilge canlılar olduğumuz için birbirimize diğer canlılara göre daha çok ihtiyaç duyarız paylaşmak anlatmak dinlemek sosyalleşmek isteriz ve böylece toplum oluşur ama topluma uyum sağlamak için bir şeyler gerekir nasıl uyum sağlayabileceğini bilmen gerekir
son olarak toparlamak gerekirse bizler bilgiyi daha iyi kavrayan kimseler olduğumuz için iyi olanı anlarız bir toplumda dürüstlüğün neden önemli olduğu insanlara anlatılır ve insanlar dürüstlüğün değerini kavrarsa dürüstlük toplumda yaygınlaşabilir insanlar bunu öğrenir ve bilir her şeyin başı bilmek bilmekte,bilmemekten gelir önemli olan bilmemeyi kabullenmek ve bilmek istemektir bilen bir toplumda ahlak yaygınlaşır her insan bilmediği için her toplumda herkesçe kabul edilen ahlak var olmaz.