İçerikler - Sayfa 681
Renkler, kokular, sesler ve tatların hepsi, aslında bir çeşit enerjidir. Evrimsel süreç boyunca organizmalar, bu enerjileri algılayabilmek ve işleyebilmek için çeşitli duyu organları geliştirmiştir. Bu enerji kaynakları, o duyu organları ile etkileştiğinde; nöral, elektriksel ve/veya kimyasal kaynaklı sinyaller üretilir ve bu sinyaller beyinde (veya sinir sisteminde veya algılayıcı organellerde) çeşitli kimyasal değişimlere neden olarak, "algı" dediğimiz kavramı üretir. Bu algılar, çeşitli "tepki"leri üretir; örneğin parlak bir ışık nedeniyle gözlerimizi kısabiliriz, kötü bir koku dolayısıyla midemiz bulanabilir; ani bir ses irkilmemize, acı bir tat kızarmamıza sebep olabilir.
Uyandığımız andan itibaren beynimize hücum eden uyarıları, herhangi bir çaba göstermeden algılar ve böylece kendi gerçekliğimize güne başlamış oluruz. Dış dünya hakkında edindiğimiz tüm bu fikirler ile kurduğumuz gerçeklik, uyarıların salt bir şekilde duyularımız tarafından algılanmasından ziyade, bu uyarıların beynimizde işlenişi ile ilgilidir. Duyularımıza bir sinyal olarak gelen bu iletiler, bölgelere ve işlevlerine göre özelleşmiş olan reseptörler ile algılanır. Reseptörlerde elektrokimyasal sinyallere dönüştürülen bu uyarılar, nöron ağı içerisinde çok hızlı bir biçimde beyne iletilir. Aslında dış dünya ile ilgili deneyimlediğimiz her şey, beynimizin karanlık kıvrımlarındaki elektrokimyasallardan ibarettir. Vücudumuz her bir köşesinden gelen tüm bu sinyalleri işe yarar bir biçime dönüştürmekle yükümlü olan beyin, yapısı içerisinde her bir duyumuz için farklı bölümler oluşturmuştur. Bir yığın halinde akan bu uyarılar, ilgili bölgelere aktarıldıktan sonra işlenir ve böylece dış dünya hakkında bir gerçeklik algısına sahip olmuş oluruz. [1]
Grip soylarının tuhaf isimleri içerisindeki H ve N harfleri, gribe neden olan virüsün yüzey proteinleri olan Hemaglutinin (Hemagglutinin, H) ve Nöraminidaz (Neuraminidase, N) isimli kimyasallardan gelmektedir. Sayılar ise, bu yüzey proteinlerinin farklı tiplerinin keşfedilme sırasını belirtmektedir: Örneğin H5N3 tipi virüsün Hemaglutinin proteini, H9N5'ten önce keşfedilmiştir.
Bu isimlendirmenin kökenleri, Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) 1980'de işleme soktuğu isimlendirme kurallarına dayanmaktadır. Normalde virüslerin adı H1N1 gibi isimlendirmelerden çok daha uzundur. Kurallara göre ismin başına eğer virüs insanda tespit edilmediyse, tespit edildiği hayvanın adı; keşfedildiği coğrafi bölge; soy hatlarının sayısı; virüsün izole edildiği yıl ve protein antijen tipi eklenmek zorundadır. Dolayısıyla 2009 yılında dünyayı kasıp kavuran meşhur domuz gribi virüsünün adı aslında H1N1 değil, A/Kaliforniya/04/2009(H1N1)'dir. 2021 itibariyle bilinen Hemaglutinin sayısı 18, Nöraminidaz sayısı ise 11'dir. Dolayısıyla H18 ve N11'e kadar gidilmektedir.
Dünyaya geldiğimiz andan itibaren bir bilgi yağmuruna tutuluruz ve beynimiz, çoğu gerekli olmayan bilgi huzmesi içinden işimize yarama potansiyeli olanları durmadan ayıklar. Bu bilgileri kaydetmek ve kullanmak için çok fazla zaman ve enerji harcarız; dolayısıyla bu işlem, bizim için oldukça maliyetlidir. İhtiyacımız olmayan bilgiler için zaman ve enerji harcamak evrim ekonomisine genel olarak aykırı olduğundan, hayatta kalmamıza ve ürememize etki edecek olanlara önem veririz. Örneğin sulak alandaki bir böcek, kendisinden 1 metre uzakta su içmekte olan bir ceylanın davranışlarına pek dikkat etmez; ama yine aynı ortamdaki bir kuş türü, onun tetikte olması için yeterli bir bilgidir. Benzer şekilde, hayatlarının en erken evreleri sırasında üzerinde geliştikleri yaprakların, avcıların sebep olduğu titreşimlere bağlı olarak sallanması durumunda yumurtalarından erken çıkıp, suya atlayarak ortamdan uzaklaşan şekilde gelişen kurbağa yavruları (iribaşlar), aynı yaprağı rüzgarın sallaması dolayısıyla yumurtalarından erken çıkmazlar.
Bütün canlılar gibi bizler de uyaranları algılar, bilinçli veya bilinçsiz şekilde yorumlar, sonrasında da hayatta kalma ve üreme mücadelesi temelinde davranışlar geliştiririz. Kimi davranışlarımız, algısal zekamızın temellendirdiği, o ana özgü tepkilerdir. Doğal seçilimin desteklediği kimi davranışlarımız ise, nesilden nesle aktarılır - ki biz bunlara içgüdüsel davranışlar diyoruz. Bu davranışlar, evrimsel mekanizmaların onları geçersiz kılmasına yetecek kadar süre geçmemişse ya da genlerimiz bu davranışın altında yatan nörobiyolojik devreleri kaydetmişse, bu davranışlar nesiller boyu sergilenebilir. Artık doğada atalarımızın mücadele ettiği birçok şeyden izole, nispeten çok daha kolay hayatlar sürsek de, "modern" diye tabir ettiğimiz dünyamız, evrimsel süreçte henüz çok yenidir. Dünyayı hala atalarımızın gözüyle görüyoruz diyebiliriz.
Salda Gölü (veya Maldivler'e gönderme yapan yerel ismiyle "Saldivler"), sunduğu doğal güzellikler ve imara açılma projeleriyle aralıklarla gündeme gelen, Burdur'un 65 kilometre kadar batısında yer alan Yeşilova sınırlarında yer alan, deniz seviyesinden 1140 metre yüksekte olan, derinliği yer yer 185 metreyi bulan, 44 km2'lik bir araziye yayılan, ormanlık tepeler ve ovalarla çevrili eşsiz bir göl. Öyle eşsiz ki, 18 Şubat 2021'de başarıyla Mars yüzeyine iniş yapan 5. araç olan Perseverance üzerinde çalışan NASA'dan uzmanlar bile bu göle gelerek incelemelerde bulundular; çünkü Salda Gölü, Perseverance'ın indiği Mars havzası olan Jezero Krateri'ne mineralojik ve jeolojik olarak büyük benzerlikler taşıyor.
Önce Salda Gölü'nün Jezero Krateri'ne benzemediği taraflarla başlayalım. Mars'taki Jezero Krateri'nde olanın aksine, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği'nin (TMMOB) 2020 tarihli Salda Gölü Raporu'na göre, göl bölgesindeki taşocakları ve maden ocakları, gölü besleyen su kaynaklarına ait su rejiminin yapılmış ve yapılacak olan göletler ile bozulması, tarımsal faaliyetler ve girdi kullanımı ile yapılaşma ve turizm faaliyetleri, Salda Gölü'nün çevresel, ekolojik ve jeolojik özelliklerini bozmakta, ülkemizin en özel coğrafi oluşumlarından birinin varlığını ve sağlığını tehdit etmektedir.[1] Öyle ki, son dönemde yaşanan kuraklık da bu denkleme eklendiğinde, Salda Gölü'nün masmavi sularının azalarak yerine mikrobiyalik çamur adalarının görülmeye başlaması şaşırtıcı değildir (ama üzücüdür).[2] Jeoloji Mühendisleri Odası Burdur Şubesi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Yüksek Jeoloji Mühendisi Servet Cevni, verdiği bir röportajında şöyle anlatıyor:
Periodum, Evrim Ağacı ve bionluk işbirliğiyle hazırlanan bir kimya platformudur. Platform hakkında daha fazla bilgi buradan alınabilir.
Periodum periyodik tablonun temelleri, 3 grubun işbirliği ile atılmıştır:
/old/content_media/46354b31808ffd779113dff40ce74477.jpg)
/old/content_media/b7d394cb3877230cc79cee5e8eab23f6.jpg)
/old/content_media/ca1f5a88bcac315257947bb1a52735ff.jpg)
/old/content_media/32736b0909173a29142360638153f5a7.jpg)
/content/default.jpg)