İçerikler - Sayfa 650
Büyük Patlama, genel olarak her şeyin başlangıcı olarak düşünülür. Yaklaşık 13.8 milyar yıl önce bir "patlama" oldu ve Evren, genişleyerek "var olmaya" başladı. Burada, Büyük Patlama ile ilgili ilk yaygın yanlış kanıyı görmüş oluyoruz: Büyük Patlama, gerçekte bir "patlama" değildi. Yani ortada ateş, alev, yanıcı ve yakıcı maddeler, oksijen, yanma tepkimesi veya basınç dalgası yoktu. Büyük Patlama, Evren'deki her şeyin olmaya başladığı, zaman ve mekanın oluşmaya başladığı ândı.
Bu durumda akla şu soru geliyor: Büyük Patlama'dan önce neler oluyordu? Sorunun kısa cevabı şu: Bilmiyoruz. Uzun cevap ise şu: Birçok şey olabilir ve olası cevapların hepsi, birbirinden kafa karıştırıcıdır.
Fatih Sultan Mehmet (2. Mehmet), Osmanlı Devleti'nin 7. padişahı ve ilk İmparatoru'dur. Osmanlı Devleti'nin kuruluş sürecini tamamlayıp, devleti bir imparatorluğa dönüştürmüştür. Fatih, birçok başarıya imza atmış ve daha önce defalarca denenmesine rağmen, bir türlü düşürülememiş olan İstanbul'u fethetmiş bir padişahtır. Osmanlı İmparatorluğu topraklarını hem Anadolu hem de Rumeli'de genişletmiş olan Fatih, askeri teknoloji alanındaki icraatları sayesinde de kendisinden sonraki padişahların seferlerini de etkilemiştir. Fatih Sultan Mehmet, askeri teknoloji açısından devleti bulduğundan daha güçlü bir hale getirerek o zamanın askeri teknolojinin zirvesini Osmanlı'ya uyarlamaya çalışmıştır. Bu sebeple Osmanlı Devleti'nin tarihinde kritik rol oynayan Fatih, günümüze kadar devam eden bir üne ve saygınlığa layık görülmüştür.
Fatih'in, hükümdarlık kişiliğinin yanında, oldukça entelektüel bir kişiliğe de sahip olduğu bilinmektedir. Fatih Sultan Mehmet, birçok farklı dilde kitap okuyan ve başka kültürlere merak duyan birisiydi. Tahtta kaldığı süre boyunca Osmanlı Devleti için oldukça mühim işler yapan Fatih Sultan Mehmet, ilki 1444-1446 ikincisi 1451-1481 yılları olmak üzere iki kez Osmanlı tahtına çıkmış ve toplamda 32 yıl hüküm sürmüştür.
Sürü bağışıklığı veya toplum bağışıklığı (İng: "herd immunity"); bir popülasyonun belli bir yüzdesinin enfeksiyon veya aşılama yoluyla, bakteri veya virüs gibi patojenlere karşı bağışık hale gelmesi ve bu sayede, toplumun geri kalanının da o patojenin sebep olduğu enfeksiyondan korunması veya o patojenden etkilenme riskinin azalmasıdır. Bir diğer deyişle sürü bağışıklığı, toplumda aşılanan veya belli bir hastalığı atlatan kişilerin, toplumda henüz aşılanmayan veya o hastalığa henüz yakalanmamış kişileri de koruma özelliğidir. Örneğin aşılama çalışmalarında, popülasyonun en azından "sürü bağışıklığı kazanabilecek düzeyde" aşılanması hedeflenir ki, aşı olmayan kişiler de bu bağışıklık sayesinde korunabilsin.
Bugüne kadar aşılar sayesinde birçok ülkede kızamık, kabakulak, çocuk felci ve suçiçeği gibi hastalıklarda sürü bağışıklığı seviyesine erişilmiştir. Birazdan detaylarını göreceğimiz gibi, bu durumda da ara sıra salgınlar patlak verebilir; ancak sürü bağışıklığı olmayan durumda olacağının aksine, günümüzde bunlar çok daha seyrek ve sınırlı coğrafyalarda yaşanmaktadır. Kimi zaman şans eseri aşılanmamış bireylerin bir arada bulunması ve bu hastalıkların patojenlerinin ortamda bulunması halinde ufak salgınlar patlak verebilmektedir. 2019 yılında Disneyland'de görülen kızamık salgını bunun bir örneğidir. Grip gibi virüsler ise çok hızlı (grip örneğinde 1 yıldan kısa sürede) evrimleştikleri için, toplumun sürü bağışıklığı noktasına erişmesi hiçbir zaman mümkün olamayabilir.
Hepimiz mutlaka ömrümüz içinde en az 1 kez yapmışızdır: Bir doğum günü kutlaması için bir araya geldik, pastaya mumlar koyduk, bir dilek tuttuk ve PÜFFF! Mumlara üfleyerek söndürdük. İyi ama neden? Bu davranışın kökeni ne? Neden tamamen bize ait olan doğum günümüzü kendi başımıza değil de, başkalarıyla kutluyoruz? Neden mumlar kullanıyoruz? Neden dilek tutuyoruz?
Doğum günlerinde pasta veya kek kullanımının tarihi, Batı Avrupa toplumlarında 19. yüzyılın ortalarına kadar gitmektedir.[1] 1746 yılında Almanya'da Kont Ludwig von Zinzendorf, bir doğum günü partisi vermiştir ve bu partinin davetlilerinden olan Andrew Frey, kutlamayla ilgili çok detaylı bilgiler vermiştir:[2]
Doğduğumuz an itibariyle içinde bulunduğumuz bedenin tüm uzuvlarını kabullenir, bize ait olduğunu bilir ve tüm uzuvların koşullarını bireysel olarak deneyimleriz. Uzuvlarımız kontrolümüzdedir ve aksini düşünmemiz için bir neden yoktur. Yoktur çünkü tüm bunlardan sorumlu kısımlar görevini yapmaktadır. Peki ya bir şeyler ters giderse? Kişi kendine ait olan uzvunun sahipliğini reddedebilir mi? Cevap evet! Asomatognozi, bir bireyin vücut bütünlüğü algısıyla ilgili yaşayabileceği sorunlardan biridir.
Asomatognozi, bireyin kendi vücut parçalarının veya koşullarının farkında olamaması şeklinde kendini gösteren nörolojik bir bozukluktur. Bu hastalar bir uzvunun kaybolduğunu veya gittiğini basitçe ifade edebilecekleri gibi bazı durumlarda paranoid bir plan sonucu çalındığını veya kesildiğini iddia edebilirler. Üstelik bunu tersine kanıtlara rağmen savunabilirler.
/old/content_media/63df14316a928c5be200f119b988bda9.jpg)
/old/content_media/efd300a3819bbf7be48dd62a00beda92.jpg)
/old/content_media/70ed34fa590c47a19d237ffd3f3e9e7a.jpg)
/old/content_media/77930e580de55ef76a7020d15bca7a89.jpg)
/old/content_media/f5335344d87d7284730c0f05f6739218.jpg)