İçerikler - Sayfa 439
Tetis Okyanusunun kapanması ve ardından Tibet platosunun oluşması, Dünya tarihindeki en önemli tektonik olaylarından bir tanesidir. Hint yarımadasının olağandışı bir hızla kuzeye doğru sürüklenip de Asya ile nasıl birleştiği ise; tektonik, iklim ve ekosistemlerdeki küresel değişimlerin çözümlenmesinde esas bir problem olarak süregelmektedir.
Tetis Okyanusunun çift taraflı dalması (İng: "double subduction"), bu anormal birleşme hızını yorumlamada yol gösterici model olarak karşımıza çıkıyor. Ancak daha önce ne Himalaya ne de komşu bölgelerden bu modeli destekleyecek sağlam bir kanıt tespit edilmedi.
2011 yılında yaşanan bir deprem ve tsunami nedeniyle tetiklenen Fukushima Nükleer Santrali Kazası, 165.000 kişinin radyasyon maruziyeti sebebiyle zorla göç etmesine sebep oldu ve Dünya'daki birçok ülke için bir uyarı görevi gördü: Her ne kadar bu kaza sonucunda hiçbir ölüm yaşanmamış olsa da (raporlanan 1 ölümün de nükleer sızıntı nedeniyle olup olmadığı halen tartışmalıdır), Japonya gibi teknolojik olarak üstün bir ülkede bile nükleer santral kazası yaşanabiliyor olması, halihazırda Çernobil gibi vakalardan ötürü nükleer santrallere karşı mesafeli bir tavır sergileyen insanların, nükleer enerjiden daha da uzaklaşmasına sebep olmuştu. Bu trendin bir parçası olarak bazı ülkeler nükleer yatırımlarını kesmiş veya azaltmış, bazıları nükleer santral sayılarını azaltma veya yenilerini inşa etmeme kararı almıştı.
Ta ki COVID-19 tarafından tetiklenen ekonomik kriz ve hemen sonrasında başlayan Ukrayna-Rusya Savaşı ile birlikte enerji fiyatlarında derin bir yarığın oluşmasına sebep olana dek... Dünya genelinde petrol ve doğalgaza erişimin hızla azalması, enerji piyasasını adeta baştan yaratarak, fosil yakıt fiyatlarını katlayarak artırdı. Geçtiğimiz haftalarda Rusya'nın Avrupa'ya doğalgaz akışını tamamen kesme tehdidi sonrasında Avrupa'daki enerji fiyatları 10 kata kadar artarak, kıta genelinde yaşanacak soğuk bir kışa hazırlanma yarışına sebep oldu. İşte tüm bu gelişmeler, ülkelerin nükleer enerjiye bakış açılarını yeniden değerlendirmelerine sebep oluyor.
Gezegenin iklimi ısındıkça, toplu balık ölümleri de yaygınlaştı. Bu toplu ölümler, ekosistemlerin işleyişi üzerinde ciddi etkiler bırakabilir, mevcut balık populasyonunu tehlikeye sokabilir ve küresel besin miktarını azaltabilir. Eğer 21. yüzyılda küresel karbon salınımları büyük ölçüde azaltılmazsa, ölümlerin sıklaşmasıyla beraber dünyayı çok daha iç karartıcı sonuçlar bekliyor.
Bunlar; Arkansas Üniversitesi Biyoloji bölümü doktora öğrencisi Simon Tye, doçent doktor Adam Siepielski ve birkaç iş arkadaşlarının yakın zamanda yazdığı bir makalede yayımlanan bulgular. Bu makalede, 2003 ve 2013 yılında Minnesota ve Wisconsin'in göllerinde gerçekleşen 526 farklı toplu balık ölümü vakası incelendi.[1]
Fotovoltaik olarak da bilinen güneş panelleri, Güneş'ten gelen enerjiyi elektriğe çevirmek için yarı iletken cihazlara veya güneş pillerine ihtiyaç duyuyor. Güneş pillerinin ise elektrik üretmek için artı ve eksi yükleri birbirinden ayıracak bir elektrik alanına ihtiyacı var. Bu alanı elde etmek için imalatçılar, genelde güneş pilini kimyasallar ile katkılıyorlar. Böylece cihazın bir katmanı artı yük taşırken, diğeri eksi yük taşıyor. Bu çok katmanlı model, elektronların, cihazın negatif kısmından pozitif kısmına geçmesini sağlıyor. Bu, cihazın dayanıklılığı ve performansı açısından çok önemli. Fakat kimyasal katkılama ve katmanlı sentez, aynı zamanda güneş pili imalatına fazladan masraf çıkarıyor.
Berkeley Laboratuvarı ve UC Berkeley'deki bilim insanları, güneş pili imalatına çok daha basit bir yöntem sunan benzersiz bir geçici çözüm yolu ortaya koydular. Çözüm, yerleşik bir elektrik alanına sahip olan kristal bir solar malzemeydi (Güneş pillerinin imalatında kullanılabilen malzemeler) ve bu, bilim insanlarının ferroelektriklik diye adlandırdıkları bir özellik ile sağlanıyordu. Malzeme, Science Advances dergisinde tanıtıldı.[1]
Uçsuz bucaksız uzayda yön bulmak, uzay keşiflerinin en zor kısımlarından birisidir. Bilim insanları, günümüzde uzayda yön bulmayı kolaylaştırmak için çeşitli çalışmalar yapıp bu konuda çözümler arıyor. Bunlardan bir tanesi de yeni nesil Ay görevleri esnasında NASA'nın Orion uzay aracında denenecek. Orion, NASA'nın Yakın Uzay Ağı ve Derin Uzay Ağını kullanarak yön bulabilecek şekilde tasarlandı.
Ancak hâlâ aracın yeryüzüyle ve bu ağlarla olan irtibatını kaybetme ihtimali mevcut. Böyle bir durumda mürettebat, Optik Navigasyon (veya kısaca "OpNav") isimli bir yedek otomatik navigasyon sistemi kullanabilir. Bu sistem, uzay aracı tarafından çekilen Ay veya Dünya görüntülerini analiz edip gezegenlerden birine göre aracın pozisyonunu tespit edebiliyor.
/old/content_media/a25520d824a6d62dc86e9a8834f8c35b.jpg)
/old/content_media/308c7c6a75ca6eb3b7a35e9abf53e7bb.jpg)
/old/content_media/5f027754754372b5e801ced701cd106f.jpg)
/old/content_media/1d3b2a92460dcc1f11dc3c5360a5c26c.jpg)
/old/content_media/15d83df05a76aae6053d0cd1322c5229.jpg)