Evrim Ağacı, Boğaziçi Üniversitesi Bilişim Kulübü tarafından düzenlenen 2023 Boğaziçi Bilişim Ödülleri'nde, yüz binlerce kişinin oyları ve jürinin kararıyla "Yılın En İyi YouTube İçerik Üreticisi" seçildi! 🎉
Ödül kabul konuşmamız şu şekildeydi:
Evrim Ağacı, Boğaziçi Üniversitesi Bilişim Kulübü tarafından düzenlenen 2023 Boğaziçi Bilişim Ödülleri'nde, yüz binlerce kişinin oyları ve jürinin kararıyla "Yılın En İyi YouTube İçerik Üreticisi" seçildi! 🎉
Ödül kabul konuşmamız şu şekildeydi:
Görelilik ve evrensellik konseptleri, bilimde ve felsefede neredeyse her konuda karşımıza çıkıyor. Antik Yunan'ın ünlü filozoflarından Protagoras ve Platon'un metafizik anlayışlarındaki tartışmadan, aydınlanma filozofları Kant ve Nietzsche'nin etik görüşlerine ve buna ek olarak evrene bakış açımızı tamamen değiştiren iki büyük fizikçi Newton ve Einstein'ın evren hakkındaki teorilerine kadar birçok yerde görelilik ve evrensellik ayrımına gidiyoruz. Evrene, bilgi hakkındaki düşüncelerimize, ahlak kurallarımıza farklı şekilde bakmamızı sağlayan bu konsept ikilemi; dil hakkındaki bilimsel ve felsefi tartışmalarda da karşımıza çıkıyor.
Bu yazıda ise dil ile ilgili görelilikçi ve evrenselci iki farklı teoriyi inceleyerek "Kullandığımız diller mi düşüncelerimizi etkiliyor, yoksa düşüncelerimiz mi dilimizi etkiliyor?" sorusuna yanıt arayacağız. İlk olarak şunu söylemeliyiz ki sorduğumuz sorudaki düşünce kelimesini kullanırken yalnızca tek bir zihinsel süreci kastetmiyoruz. Daha kapsayıcı bir şekilde bilişsel yeteneklerimizi ve hayata karşı bakış açımızı, kısacası zihnimizi "düşünce" kelimesiyle ifade ediyoruz. Birbiri içine bu kadar geçmiş olan dil ve düşünce fenomenlerinden hangisinin diğerini etkilediğini kesin olarak bilmek oldukça zor olsa da birazdan açıklayacağımız teoriler belirli açılardan bu belirsizliğe bir açıklama sunuyor.
Galvarino, 16. yüzyılda yaşamış ve Güney Şili ile Güney Arjantin'de yaşamış Mapuche halkının ulusal kahramanıdır. Bir savaşçı olan Galvarino, 1500'lerin ortalarında halkını İspanyol egemenliğinden kurtarmak için mücadele etmiştir. 16. yüzyılın ortalarında Güney Amerika kıtasını adım adım istila eden İspanyollar, Francisco Pizarro ve Diego de Almagro liderliğindeki kuvvetlerle üstün silahları sayesinde İnka uygarlığını büyük ölçüde yok etmişlerdir. Pizarro ve Almagro, İnka İmparatorluğu'nun zenginliklerini ele geçirerek İspanya'nın Amerika'daki etki alanını genişletmişlerdir. Bunun ardından İspanyol istilacılar, kıtanın güneyine doğru ilerlemeye başlamış ve bu süreçte Mapuche halkı ile karşılaşmışlardır.
Yüzlerce yıl boyunca İnkalara karşı direnen ve onların hakimiyetini reddeden Mapucheler, İspanyolların güçlü askeri varlığına rağmen onların hakimiyetini de kolayca kabul etmeyeceklerdir.
Shirky İlkesi, "Oluşumlar deva oldukları dertleri sürdürmek için ellerinden geleni yaparlar." alıntısıyla özetlenebilecek bir fenomendir. Bir başka deyişle her oluşum, varlık sebebi olan sorunu sürdürmeye çalışır. Örneğin bir toplumsal sorunu ele almak üzere oluşturulmuş bir devlet kuruluşu, başkaca kuruluşların bu soruna yönelik yaptığı çalışmaların önüne taş koyabilir ve böylelikle otoritesini korumaya, varlığını sürdürmeye devam eder. Veya bu devlet kuruluşu, sorunu ele alma şekline körü körüne bağlı olabilir; sorunu kökünden çözebilecek yeni çözüm önerilerini dikkate almayabilir ve böylelikle sorunun devam etmesine sebep olabilir. Shirky ilkesi, bu çerçevede birçok alanı etkileyen, dolayısıyla anlaşılması son derece önemli bir konudur.
Shirky İlkesi'nin bir örneği, Amerika'da vergi beyannamesi hizmeti sunan şirketlerdir. İşbu şirketler, çeşitli devlet organları üzerindeki etkilerini kullanarak daha kolay veya ücretsiz şekilde aynı hizmeti veren sistemlerin gelişmesini engellemekte ve bu sayede kâr etmeye devam etmektedir.[1][2][3][4] Yine Amerika'dan bir başka örnek ise özel hapishane hizmeti üzerine uzmanlaşmış şirketlerdir. Bu şirketler de yine güçlerini kullanarak hapis cezasına çarptırılan bireylerin sayısının artmasına ve verilen cezaların sürelerinin uzamasına neden olurlar.[5][6][7][8][9]
Serotonin, "monoamin nörotransmitter" olarak da bilinen, sinir hücreleri arasında bilgi taşıyan bir nörotransmitterdir.[1] Bu kimyasal bilgiler vücudunuzun nasıl çalışacağını belirler.[2]
Serotoninin depresyonla ilişkili olabileceği fikri ilk kez Alec Coppen tarafından 1967 yılında ortaya atılmıştır. Coppen, serotonin ve diğer nörotransmitterlerin beyindeki seviyelerinin duygudurum bozukluklarıyla ilişkili olabileceğini öne sürmüştür. Coppen'in, "Affective Disorders: The Biochemistry" adlı makalesiyle ilk kez paylaşılan bu hipotez Serotonin Hipotezi olarak bilinmektedir.[1] Kimyasal dengesizlik hipotezi hakkındaki genel fikir, nöronlar arasındaki sinapslarda belirli nörotransmitterlerin eksik olması durumunda uyarı iletiminin engelleneceği ve bunun depresyona yol açacağı yönündedir.
Evrim Ağacı'nın %100 okur destekli bir bilim platformu olduğunu biliyor muydunuz? Evrim Ağacı'nın maddi destekçileri arasına katılarak Türkiye'de bilimin yayılmasına güç katın.