Kimliğimiz ve rolümüz, hem bizim seçimlerimiz hem de dışsal etkenlerle şekillenir. Doğduğum andan itibaren belli bir kimlik içinde var oldum: Bir aileye, bir millete, bir dile ve bir kültüre ait olarak... Ancak bu aidiyetlerin bana yüklediği roller, benim özümü gerçekten yansıtan şeyler mi, yoksa sadece bana biçilen birer maske mi? İşte asıl mesele bu.
Toplum, beni kendi normları içinde tanımlamak ister. Bir isim verir, bir cinsiyet atar, bir dine ya da ideolojiye dahil eder. Bana rol biçer, benden beklenenleri belirler. Ama ben, sadece bu rollerin toplamı mıyım? Eğer öyleyse, özgürlüğüm nerede? Eğer değilsem, kim olduğumu gerçekten ben mi belirliyorum? Simone de Beauvoir’ın dediği gibi, "[1]Kadın doğulmaz, kadın olunur." (Beauvoir, İkinci Cinsiyet). Yani, kimliğimiz bize doğuştan verilmez; toplumsal süreçler içinde inşa edilir.
Jean-Paul Sartre, "[2]Varoluş özden önce gelir." der (Sartre, Varlık ve Hiçlik). Yani, ben kim olduğumu, ne yapacağımı ve hangi rolü üstleneceğimi seçimlerimle belirlerim. Ancak bu seçimler, tamamen özgür mü, yoksa toplumun koyduğu sınırlar içinde mi? İşte burada kimlik sancısı başlar.
Başkalarının bakışı, kimliğimizin inşasında büyük bir rol oynar. Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in "[3]Efendi-Köle Diyalektiği" (Hegel, Tinin Fenomenolojisi) bunun en çarpıcı örneğidir. Bireyin kimliği, sadece kendisi tarafından değil, başkalarının onu nasıl gördüğüyle de şekillenir. Yani, ben kendimi bir özne olarak inşa etmeye çalışırken, başkaları beni nasıl algıladığıyla da kimliğimi biçimlendirir.
Kimi zaman dayatılan rolleri kabul etmek kolay gelir, çünkü toplumun onayını almak konforlu bir şeydir. Ama bu otantik bir varoluş mudur? Kendime biçilen rolleri sorgulamazsam, gerçekten “ben” olabilir miyim? Yoksa sadece başkalarının gözündeki benlikle mi var olurum? Friedrich Nietzsche, insanın kendisini aşması gerektiğini ve dayatılan kimliklerin sorgulanması gerektiğini savunur. Onun "[4]Üstinsan" kavramı (Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt), bireyin kendisini özgürce yaratmasını ve toplumsal rollerin ötesine geçmesini gerektirir.
Søren Kierkegaard ise, kimliğin bilinçli sorgulamayla inşa edilmesi gerektiğini savunur. Eğer kişi toplumun ona verdiği kimliği sorgulamadan kabul ederse, bu, otantik olmayan bir varoluş olur. Ona göre insan, "[6]estetik, etik ve dini aşamalar"dan geçerek kendi özünü bulmalıdır ([5]Kierkegaard, Ya/Ya Da).
Kimlik, benim için sabit bir şey değil. O, benim seçimlerimle şekillenen, değişen, dönüşen bir süreç. Başkalarının bana biçtiği rolleri sorgulamak ve kendi kimliğimi inşa etmek benim elimde. Ama bunu yaparken, özgürlüğün yükünü de taşımak zorundayım. Ve belki de en büyük soru şu: Özgürlük, kimliğimi kendim belirleme cesaretine sahip olmak mıdır, yoksa bana sunulan rolleri kabullenmek mi?
Kaynaklar
-
S. D. Beauvoir. (2019). İkinci Cinsiyet - 2. ISBN: 9786057685124. Yayınevi: Koç Üniversitesi Yayınları.
-
D. Dueck. (2013). Geographie In Der Antiken Welt. ISBN: 9783805346108. Yayınevi: Philipp Von Zabern Verlag Gmbh.
-
M. Heidegger. (2020). Hegel’in Tinin Fenomenolojisi. ISBN: 9786254491283. Yayınevi: Alfa Yayınları.
-
F. Nietzsche. (2003). Böyle Söyledi Zerdüşt. ISBN: 9786053603535. Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları.
-
S. Kierkegaard. Ya - Ya Da. ISBN: 9786050381863.
-
P. Kerr. (2021). Neunzehnhundertvierundachtzig Punkt Vier. ISBN: 9783757100841.