Net cevabımı ilkte vermiştim. Sadece şu, özgür irade mevzusunda bir şey söylemek istiyorum. Kararımızı etkileyen yok edilemez etmenlerin varoluşu özgür irademizin olmadığı anlamına gelmez gibime geliyor. Kararımızın etmenlerden ne kadar etkilendiği "Kişisel İrade" mizin durumunu belirler. Özgür irademiz var, ama bu bahsettiğimiz durum burda ne kadar edilgen olduğumuzu ölçmemize yarar gibi duruyor.
Toparlayacak olursam; Yok edilemeyen etmenleri, özgür irademizin varlığı sorusuna cevap vermek yerine "Kişisel irademizin ne kadar kaygan bir zemine sahip olduğu?" sorusunu cevaplamak için kullanmamız daha verimli ve mantıklı olup düşünce deneyinden çıkıp psikoloji alanında deneysel kısma geçmek için yol olacağını düşünüyorum.
Bu konudaki bilgim birkaç kitap ve makaleden ibaret. Ama psikoloji ve/veya psikyatr dünyasının bu konuyu bu şekilde düşünsel ele almayı bıraktığını ve deneysel kısma çoktan geçtiğini düşünüyorum.
İyi okumalar
Gerçekten Kendimiz Mi Oluyoruz, Yoksa Bize Biçilen Rolleri Mi Oynuyoruz?
Düşün bir… Şu an kim olduğunu, nasıl biri olduğunu gerçekten sen mi belirledin? Yoksa doğduğun yer, ailen, okuduğun okul, izlediğin filmler, dinlediğin müzikler, çevrendeki insanların beklentileri seni fark etmeden şekillendirdi mi?
Kendi seçimlerimizi yaptığımızı düşünüyoruz ama işin aslı pek de öyle olmayabilir. Hepimiz bir şekilde belli rollerin içine doğuyoruz. Ailemiz daha çocukken bize neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğretiyor, toplum belli davranışları ödüllendiriyor, bazılarını ise cezalandırıyor. Mesela hiç düşündün mü, neden insanlar genellikle belirli kalıplara uygun şekilde yaşıyor?
Kimlik: Özgür Bir Seçim Mi, Yoksa Alışkanlıklar Toplamı Mı?
Kendimizi özgün hissetmek güzel ama bazen o özgünlük bile bize öğretilmiş olabilir. Bir noktada hepimiz toplumun gözünde “makul” bir kimlik oluşturuyoruz. Mesela kimileri akademik kariyere yöneliyor, kimileri bir işe girip düzenini kuruyor, kimileri ise tamamen farklı yollar seçiyor. Ama bu yollar bile bize sunulmuş seçenekler arasından seçtiklerimiz, değil mi?
Goffman diye bir sosyolog var, adam diyor ki: “Hayat bir tiyatro sahnesi ve bizler bu sahnede rol yapıyoruz.” Yani biriyle konuşurken farklı, bir başkasıyla sohbet ederken bambaşka biri oluyoruz. Çünkü karşımızdakinin bizden ne beklediğini hissediyor ve ona uygun şekilde davranıyoruz. Bunu bilinçli yapmasak da sosyal hayatta bir kural gibi işliyor.
Ama işin ilginç tarafı şu: Eğer kimlik tamamen dış etkilerle şekilleniyorsa, neden bazı insanlar toplumun kalıplarına karşı çıkıyor? Neden herkes aynı hayatı yaşamıyor? Belki de mesele, bize sunulan malzemelerle kendimize özgü bir şey inşa edip edemediğimizde yatıyor.
Özgürlük Gerçekten Var Mı?
Birçok filozof, insanın özgür olduğunu söyler ama gerçekten öyle mi? Nörobilimciler, beynimizin bir karar vermeden önce o kararı aslında bilinçdışı şekilde çoktan verdiğini söylüyor. Yani sen “Şunu yapmaya karar verdim.” dediğinde bile, aslında beynin çoktan o kararı almış olabilir.
Ama işin garibi şu: Eğer her şey önceden belirlenmiş gibiyse, neden insanlar farklı düşünüyor, neden bazıları toplumun dışına çıkabiliyor? Belki de özgürlük tamamen bağımsız hareket etmek değil, en azından içinde bulunduğumuz çerçevenin farkına varıp ona göre hareket edebilmek.
Peki, Sen Gerçekten “Sen” Misin?
Bu sorunun kesin bir cevabı yok. Ama belki de en büyük özgürlük, bu soruyu sorabilmekte yatıyor. İnsan kendini inşa ederken hem içinde yaşadığı toplumdan etkileniyor hem de ona meydan okuyabiliyor. Kimlik dediğimiz şey, tamamen bize ait olmayabilir ama biz onu bilinçli bir şekilde yönlendirebiliriz.
Bence en önemlisi, kim olduğumuzu sorgulamaya devam edebilmek. Çünkü insan, kendini sorguladıkça gerçekten kim olduğunu daha iyi anlayabiliyor. Ve belki de en gerçek “benlik” tam da burada başlıyor.
Ben bu durumu bu aralar fark ettim ve kendimi düzeltmeye başladım bence hayat 3 şeyden ibaret: eğlence, erdem ve bilgi. Ben bunların üçüne de sahip olduğum ve en önem verdiğim şeyler bu olduğu için kendimi insanlar ile aynı görmüyorum ama eğer insanların hepsi böyle olursa ne mutlu insanlık ve doğaya!!
Kimliğimiz ve rolümüz, hem bizim seçimlerimiz hem de dışsal etkenlerle şekillenir. Doğduğum andan itibaren belli bir kimlik içinde var oldum: Bir aileye, bir millete, bir dile ve bir kültüre ait olarak... Ancak bu aidiyetlerin bana yüklediği roller, benim özümü gerçekten yansıtan şeyler mi, yoksa sadece bana biçilen birer maske mi? İşte asıl mesele bu.
Toplum, beni kendi normları içinde tanımlamak ister. Bir isim verir, bir cinsiyet atar, bir dine ya da ideolojiye dahil eder. Bana rol biçer, benden beklenenleri belirler. Ama ben, sadece bu rollerin toplamı mıyım? Eğer öyleyse, özgürlüğüm nerede? Eğer değilsem, kim olduğumu gerçekten ben mi belirliyorum? Simone de Beauvoir’ın dediği gibi, "[1]Kadın doğulmaz, kadın olunur." (Beauvoir, İkinci Cinsiyet). Yani, kimliğimiz bize doğuştan verilmez; toplumsal süreçler içinde inşa edilir.
Jean-Paul Sartre, "[2]Varoluş özden önce gelir." der (Sartre, Varlık ve Hiçlik). Yani, ben kim olduğumu, ne yapacağımı ve hangi rolü üstleneceğimi seçimlerimle belirlerim. Ancak bu seçimler, tamamen özgür mü, yoksa toplumun koyduğu sınırlar içinde mi? İşte burada kimlik sancısı başlar.
Başkalarının bakışı, kimliğimizin inşasında büyük bir rol oynar. Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in "[3]Efendi-Köle Diyalektiği" (Hegel, Tinin Fenomenolojisi) bunun en çarpıcı örneğidir. Bireyin kimliği, sadece kendisi tarafından değil, başkalarının onu nasıl gördüğüyle de şekillenir. Yani, ben kendimi bir özne olarak inşa etmeye çalışırken, başkaları beni nasıl algıladığıyla da kimliğimi biçimlendirir.
Kimi zaman dayatılan rolleri kabul etmek kolay gelir, çünkü toplumun onayını almak konforlu bir şeydir. Ama bu otantik bir varoluş mudur? Kendime biçilen rolleri sorgulamazsam, gerçekten “ben” olabilir miyim? Yoksa sadece başkalarının gözündeki benlikle mi var olurum? Friedrich Nietzsche, insanın kendisini aşması gerektiğini ve dayatılan kimliklerin sorgulanması gerektiğini savunur. Onun "[4]Üstinsan" kavramı (Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt), bireyin kendisini özgürce yaratmasını ve toplumsal rollerin ötesine geçmesini gerektirir.
Søren Kierkegaard ise, kimliğin bilinçli sorgulamayla inşa edilmesi gerektiğini savunur. Eğer kişi toplumun ona verdiği kimliği sorgulamadan kabul ederse, bu, otantik olmayan bir varoluş olur. Ona göre insan, "[6]estetik, etik ve dini aşamalar"dan geçerek kendi özünü bulmalıdır ([5]Kierkegaard, Ya/Ya Da).
Kimlik, benim için sabit bir şey değil. O, benim seçimlerimle şekillenen, değişen, dönüşen bir süreç. Başkalarının bana biçtiği rolleri sorgulamak ve kendi kimliğimi inşa etmek benim elimde. Ama bunu yaparken, özgürlüğün yükünü de taşımak zorundayım. Ve belki de en büyük soru şu: Özgürlük, kimliğimi kendim belirleme cesaretine sahip olmak mıdır, yoksa bana sunulan rolleri kabullenmek mi?
Soruya daha önce vermiş olduğum cevapta Camus ve Nietzsche'nin yaratıları olan farklı bir insan örneği olarak ortaya birer istisna koymaya çalıştığım paragrafta, hem cevabı uzatmamak adına hem de cümlelerimin halihazırda tükendiği o noktada, yetersiz bir anlatım sunduğumu ve asıl kastettiğim şeyi açıklayamadığımı düşünerekten kısaca bir ekleme/düzenleme yapmak istiyorum: Belki Camus’nün "Yabancı"sı, toplumun anlamsız kurallarına kayıtsız kalarak kendi yolunu çizen bir istisna olabilir. Belki Nietzsche’nin "Übermensch"’i, toplumsal değerleri ve kalıpları reddedip kendi kurallarını yaratarak bu çemberi kırmaya yaklaşabilir. Ancak her türlü durumda, toplum kendisine uymayan şeyi ya dışlar ya da onu kendi yapısına, sistemine dahil edecek bir yol bulur.
Meursault, umursamazlığı ve duyarsızlığı yüzünden toplumun gözünde bir yabancıya dönüşür; bunun sonucunda da sistem tarafından yargılanır ve mahkum edilir. Übermensch (üstinsan), ise toplumun onu anlamaktan aciz oluşu nedeniyle yalnızlığa mahkumdur; belki de yeni bir tanrıya dönüşerek topluma yeni bir dogma olarak sunulmak zorunda kalır kim bilir? Demem o ki, sonunda kazanan daima toplum olur, olacaktır da. Bunu ya isyankarı dışlayarak, onu yok ederek yapar ya da onu bir sembole çevirip ehlileştirerek kendi bünyesine katar.
Bu vermiş olduğum ek örnek ve önceki cevabımda da bahsettiğim şeylerden hareketle de söyleyebilirim ki, gerçek bir bağımsızlık mümkün değildir; toplum, varlığını sürdürebilmek için her zaman muhalifini ya asimile eder ya da ortadan kaldırır. En radikal birey bile, eninde sonunda ya sistemin bir parçası haline gelir ya da onun tarafından silinir. Bireyin kendini tanımlaması ancak toplumsal yapının sınırları içerisinde mümkün olabilir. Ki bu da tabiki mikro ölçekte (kişinin kendinde) değil makro ölçekte (toplumsal tabaka içerisinde) gerçekleşebilir.
Kimliğimizi belirleyen ilk etken ailemizdir. Çocukluk döneminde değerlerimizi, inançlarımızı ve hayata bakış açımızı büyük ölçüde ailemiz şekillendirir. Ancak belirli bir yaştan sonra çevremiz, sosyal ilişkilerimiz ve yaşadığımız deneyimler kimliğimizi daha da derinleştirir.
Yaş aldıkça karşılaştığımız olumlu ya da olumsuz olaylar, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler ve belgeseller, mesleğimiz, maddi durumumuz, hatta evlilik ve çocuk sahibi olma gibi hayatın dönüm noktaları bizi biz yapan unsurlar haline gelir.
Sonuç olarak, kimliğimiz sadece doğuştan gelen özelliklerimizle değil, çevremiz ve yaşam tarzımızla sürekli şekillenir ve değişir. Yaşadığımız her deneyim, bizi bugünkü halimize getiren bir yapı taşıdır.