Kabaca güneş ışınlarına maruz kalıp kalmamayla alakalı bir durum olarak gözüküyor. Dünyanın geneline baktığımızda ekvatora yakın bölgelerdeki insanların ten renklerinin daha koyu; kutuplara yakın olan insanların ise daha açık tenli olduğu belirgindir. Yaz aylarında açıkta kalan vücut bölgelerimizin kendini korumak için koyulaştığını görüyoruz. Bunun savunma amaçlı olduğu açık.
Merhaba!
İnsanlardaki deri renklerinin farklı olmasının neden(ler) ini açıklayalım.
Hepimizin bildiği gibi insan türü içerisinde deri rengi beyazdan siyaha kadar çok geniş bir yelpazede bulunabilir ve kan damarlarının yüzeye uzaklığına göre pembe deri renkleri bile görmek mümkündür. Tabii deri rengi esasında kalıtsal olan bir özelliktir. Dolayısıyla evrimsel kökenleri ile ilgili araştırmalar hala devam etmektedir. Bu geniş deri rengi yelpazesini en çok Sahara-Altı Afrika'da görürüz.
Çok iyi bildiğiniz gibi deri rengimiz, güneşte kalma süresine göre koyulaşmaktadır. Bu modifikasyonun sebebi, güneş ışınlarının fazla artmasının vereceği zararlara veya mor-ötesi ışınların vücudumuzdaki folik asit dengesine vereceği zararlara karşı derimizin adapte olması, uyum sağlamasıdır. Bir de şu bilgiyi aklımızda iyi tutmak gerekli:
Siyah renk, güneş ışınlarını bloke eder ve vücuda geçirmez. Beyaz renk ise güneş ışınlarını bolca geçirir.
Evrimsel perspektiften bakacak olursak;yaklaşık 6 milyon yıl önce, şempanzeler ve insanlar birbirinden ayrılmaya ve türleşmeye ilk başladıklarında, bu iki türün ortak atasının deri rengi açık renkli veya beyazdı ve üzeri siyah kıllarla örtülüydü. Zamanla, bundan 1.2 milyon yıl öncesine kadar olan sürede (yaklaşık 4.8 milyon yıl boyunca), gitgide insansı türler vücutlarındaki kılları dökmeye başladılar. Gördüğünüz gibi burada deri renginin evrimleşmesiyle birlikte kılların da değişim geçirdiğini gözlemliyoruz. Biraz uzun tutmuş olabilirim sizleri. Ancak işin hem fenotipik(çevresel), hem de genetik boyutu var. İki tarafı da değerlendirmek gerekiyor. Son olarak coğrafi deri rengi dağılımından bahsedelim. Ekvatoral bölgelerden kutuplara doğru gittiğimizde, deri renginin koyudan açığa doğru değiştiğini görürüz. Bu da bizim için önemli bir bilgidir. Çünkü Ekvatoral bölgelerde Güneş ışınları, kutup bölgelerine göre çok ama çok daha fazla gelir. Deri renginin de Güneş ışığına bağlı olarak değiştiğini açıklamıştık(fenotipik olarak). Son olarak melanosit hücrelerinden bahsetmek gerekir, melanosit adı verilen hücrelerden salgılanan Melanin adlı pigmentlerden ömelanin ve feomelanin deri renginin oluşmasında rol oynar. Nasıl rol oynar? Şöyle:Ömelanin yoğunluğunun feomelanine göre fazla olması derinin koyu renkte olmasına, feomelaninin daha fazla olması ise deri renginin daha açık olmasına neden olur. Bu anlattığımız bilgilerden yola çıkarak işin fenotipsel boyutunu anlamışsınızdır diye düşünüyorum.
Tekrardan gelelim evrimsel boyutuna:Aslında Homo Sapiens henüz Afrika civarından çıkmamışken her insan siyah deri rengine sahipti. Göçlerin başlamasıyla, Neandertaller gibi insansı atalar diğer bölgelere, iklimlere ve bazen daha soğuk iklimlere adapte oldular. Dünyanın eğikliği, yeryüzüne ne kadar Güneş ışınının düşeceğini, dolayısıyla da sıcaklığı ve yere çarpan ultraviyole ışınları belirler, bu çevresel etkilerden az çok bahsettik zaten. Morötesi (UV) ışınlar, mutajen (mutasyona yol açabilen kimyasal ya da fiziksel etken) olarak bilinirler ve türün DNA'sını zamanla değiştirebilirler. İşte bu (kalıtsal olmalıdır muhakkak) mutasyonlar bir sonraki nesil için farklı bir deri rengi sağlayabilir ve çevresel etkilere göre de avantajlı veya dezavantajlı konumda olurlar. Ki burada çevresel etkenlere bağlı olarak uyum sağlayan genler seçildi ve her coğrafyaya göre farklı deri rengine sahip insan türleri zamanla oluşmaya başladı...
Evet, sonrasında şimdiki zaman dilimi ne kadar deri rengi bakımından pek de değişim olmadı çünkü bu bahsettiğimiz UV ışınlar vb. etkenlerin değişmesine bağlıdır.
Biraz karmaşık bir yazı oldu farkındayım. Ama genel olarak deri renklerimizin neden farklı olduğunu gerek genetik, gerek de fenotipik açıdan anlatmaya çalıştım. Umarım sizler için yararlı olmuştur.
Merhaba,
Farklı etnik grupların ten renklerindeki çeşitliliği sorduğunuzu varsayıyorum. Ten rengini oluşturan iki ana faktörden biri, cildin altında bulunan kan damarları, diğeri de ciltteki melanin pigmenti (melanin aslında kahverengimsi ve kırmızımsı olmak üzere, iki türe sahiptir). Çok az melanin bulunduran sağlıklı bir birey, açık pembe bir cilde sahip olur. Örn. kansızlık çekiyorsa, rengi griye çalar. Uç örnek olarak hiç melanin üretmeyen albinoların cilt rengini alabiliriz. Öteki uçta, cildinde çok yoğun melanin bulunan insanlar, siyaha yakın bir tonda olurlar. Melanin cildimizdeki melanosit adlı hücreler tarafından üretilir. Ciltteki basit ışık reseptörleri sayesinde, bu hücrelerin etkinliği azalır veya artar.
En yakın akrabamız olan şempanzelere bakarsak, kıllarının altındaki ciltlerinin pembeye yakın olduğunu görürüz. Muhtemelen ilk insan benzeri atalarımızın da açık renk bir cildi vardı, ancak ağaçlardaki yaşamdan bozkıra geçtiklerinde, çeşitli adaptasyonlar sonucu postları seyreldi ve ciltleri de bu süreçte koyulaşmaya başladı. Melanin, mor ötesi ışınların cildin alt katmanlarına ulaşmasını ve zarar vermesini zorlaştırır. UV ışınlara uzun süre maruz kalmak, folik asidin parçalanmasına neden olarak, gebe düşük yapma riskini arttırıyor. Dolayısıyla Orta Afrika, Güney Asya, Yeni Gine gibi bölgelerde doğal seçilim, koyu tenin yaygınlaşmasını sağlamış olmalı.
İnsanların 1-2 milyon yıl önce ilk ortaya çıktıkları Güney Afrika'da bugün yaşayan toplulukların bazılarında insanlar, görece açık (sütlü kahve) bir ten rengine sahipler bu arada. Zamanla insan toplulukları dünyanın farklı bölgelerine yayıldılar. Bu göçler, yoğun olarak son 100 bin yıl içinde gerçekleştiği için, ten rengindeki ayrışmalar da aslında görece kısa bir zaman diliminde ortaya çıktı. Ektavor kuşağındaki topluluklar en koyu cilde sahipken, daha güney ve kuzey bölgedekiler de, orada yaşadıkları süreye ve genetik çeşitliliğe bağlı olarak farklı cilt renkleri sergilerler (örn. Güney Amerika yerlileri de, kutup bölgesindeki İnuitler de, görece yakın geçmişte göç ettikleri için, Asya'dan geldikleri zamandaki cilt rengine sahipler). Beslenme alışkanlıkları da, D vitamini sentezinin ne kadar evrimsel baskı yaratacağını etkileyebilir.
Buna karşılık, uzun süre önce kuzey bölgelere göç eden topluluklar, düşük UV seviyesi nedeniyle D vitamini sentezlemekte zorlanmış olmalılar. Ciltteki melanin azalınca, daha fazla D vitamini sentezlemek mümkün. Açık tenli insanların, bu kuzeyli toplulukların torunları olduklarını varsayabiliriz. Ancak insanların tek bir yönde göç etmediklerini, zamanla gen havuzunun Kafkasya-Ortadoğu gibi bölgelerde tekrar tekrar karıştığını unutmamak gerekir. Ayrıca mavi-yeşil göz rengi örneğinde olduğu üzere, cinsel seçilim de ten rengi evriminde bir miktar rol oynamış olabilir. Örneğin koyu tenin yaygın olduğu bazı toplumlarda bile, açık ten rengi gençlik ve güzellik (ya da statü) göstergesi olduğu için rağbet görebiliyor.
Ten Rengimiz Neden Koyu ve Açık Olarak Evrimleşti?
İnsanların ten rengi, binlerce yıldır süregelen evrimsel süreçte dengeleyici bir tepki olarak ortaya çıktı. Dünya genelinde ten renginin ekvator yakınlarında en koyu, kutuplarda en açık olacak şekilde evrimleşmesinin aslında gayet ikna edici bir açıklaması var. En basit şekilde, koyu renk güneşli bölgelerde avantaj sağlarken, açık ten rengi az güneş alan bölgelerde daha avantajlı.
Açık tenli insanların plajda güneşe maruz kaldıkları zaman çektikleri sıkıntılar bunun açık bir göstergesi. Fakat, insanların ten rengi skalasının, güneş yanığı veya deri kanseri ile çok az ilgisi var. Aslında, ten rengi iki önemli vitaminin zıtlaşan arzları ile ortaya çıkıyor; folik asit ve D vitamini. Folik asit, güneşin ultraviyole (UV) ışını ile parçalanıp yok olurken, deride D vitamini üretimi sadece güneşe maruz kaldıktan sonra başlıyor.
Böylece bahsedilen o dengeleyici tepki ortaya çıkıyor: İnsanlar folik asiti muhafaza ederken D vitamini üretmek durumundalar, yani iki vitaminin de yeterli derecede üretilmesi için orta kararda güneş ışığına maruz kalmak en mantıklısı. UV ışınlarının yoğunluğu coğrafya ile alakalı olsa da, derimize işleyen ışın miktarı derimizin pigmentasyonuna yani deri rengine bağlı.
2000 yılında antropolog Nina Jablonski ve coğrafyacı George Chaplin tarafından ortaya atılan basit fikir bu. Fakat ten renginin detaylı hikayesi için çok daha eskiye, insan vücudunun kılla kaplı olduğu günlere bakmalıyız.
Çıplak teni korumak
Birkaç milyon yıl önce, atalarımızın ten rengi, kaplı oldukları koyu renkli kürkten ötürü görünmüyordu. Evrimsel kuzenlerimiz şempanzeler ve gorillerin koyu renkli kürklerinin altındaki açık tenleri gibi, muhtemelen atalarımızın da kürklerinin altındaki deri açık renkteydi.
Atalarımız, bir noktada üzerlerindeki kürkü kaybedip derilerinde pigmentleşmeye başladılar. Her ne kadar bunun oluş zamanı ve sebepleri hala tartışılıyor olsa da, birçok bilim insanı, insanın kürkünü kaybetmesinin ekvatoral Afrika’da, güneşli açık alanlarda iki ayakları üzerinde avlanırken daha serin kalmalarına yardımcı olduğu üzerine anlaşıyor.
Yerli halklarda bulunan insan ten rengi enlemlere göre değişir.
Bunun karşılığı olarak, çıplak ten tüm yıl boyunca güneşten yayılan UV ışınlarına karşı savunmasız kalıyor. Bu durumda (neredeyse 1 veya 2 milyon yıl önce) koyu renkteki ten rengi folik asit depolarını korumakta avantaj sağlıyordu.
Folik asit neden bu kadar önemli? DNA aktivitelerinde de rol oynadığı bilinse de asıl etkisi bireyin evrimsel süreçte yaşamda kalma ve üreme becerisi üzerinde. Bunu doğum öncesi gelişim üzerine olan etkisi ile ortaya koyuyor. Hamile kadınlarda yeterli miktarda folik asit bulunmadığı takdirde, bebekte spina bifida gibi sinirsel tüp bozukluklarına sebep olabiliyor. Spina bifida, omurganın omuriliğin çevresine tam birleşmemesinden kaynaklanan bir hastalık. Çoğu sinirsel tüp bozukluğu zayıflatıcı veya ölümcül.
Yapılan deneylerde gösterildiği üzere güneş ışığı folik asidi, kan plazmasında ve deri biyopsisinde izole edilmiş bir molekül iken parçalayabiliyor. Koyu renkli tenin bu durumu engellediği düşünülüyor çünkü koyu renkteki deri daha fazla melanin barındırıyor. Melanin UV ışınlarını emen ve emerken oluşan zararlı yan ürünleri de kimyasal olarak engelleyen koyu kahverengi bir pigment.
Tropik kuşağı terk etmek
Fakat insan ırkı sadece ekvatoral Afrika’da kalmadı. Farklı zamanlarda, insanlar hem güneyi hem kuzeyi etkileri altına aldılar, hatta çok daha az güneş ışığı olan yüksek rakımları da.
Bu noktada D vitamini üretimi probleme dönüştü. Folik asit gibi evrimsel fitlik için önem arz eden D vitamini, kalsiyum emilimini kolaylaştırır, sağlıklı kemik yapısı ve immün sistem için gereklidir, fakat sadece güneşin yaydığı belirli aralıkta dalga boyuna sahip UV ışınlarının etkisi ile başlayan bir süreç ile üretilebilir.
Yılın çoğu zamanı tropiklerden uzakta, D vitamini üretimi için gerekli olan UV ışınları doğru dalga boyuna sahip değil. 1980’lerde yapılan bir deney bunu Boston’da sünnet edilmiş Kafkasyalı bebeklerin derisini kullanarak gösterdi. Araştırmacılar her bir örneği ikiye böldü, daha sonra parçalardan birini gün ortasında üç saat güneşe maruz bırakırken diğerini karanlıkta bıraktı. Bahardan sonbahara kadar güneşe maruz bırakılmış deri sonbaharda hala D vitamini için gerekli ön molekülü hayatta olan insanlarda olduğu gibi sentezlemeye devam ediyordu. Fakat 17 Mart tarihine kadar kış sırasında hiçbir ölçülebilir ön molekül sentezi görülmedi.
Yani, Boston gibi yüksek rakımlı bölgelerde yaşayan insanlar yıl boyunca yeterli miktarda D vitamini elde etmek için ya yaz aylarında depoladıkları güneş ışığına ya da vitamini elde edebilecekleri yiyeceklere (yağlı balıklar gibi) güvenmek zorundalar. Fakat deri rengi koyulaştıkça, vücutta yeterli miktarda D vitamini tutmak zorlaşıyor. Kuzey şehirlerinde açık ve koyu ten renkli vatandaşlar ile yapılan çalışmalarda, açık renkteki insanların yıl boyunca daha fazla D vitamini seviyesi olduğu görüldü. Daha az pigmente sahip olan derilerinin daha fazla ışınımı absorbe etmiş olduğu anlaşılıyor.
Açıktan koyuya ve değişkene
İnsanlar dünya geneline yayıldıkça birçok farklı ten rengi farklı zamanlarda farklı popülasyonlarda evrimleşti. Oluşan bu genetik değişimlerin yanında, insan grupları değişken güneş ışığıyla baş edebilmek için kültürel adaptasyonlar da geliştirdiler. Buna örnek olarak folik asit ve D vitamini miktarı yönünden zengin besinler tüketebilir, barınak kurabilir, UV ışınlarını geçirmeyecek kıyafetler giyebiliriz.
Güneş ışınlarından dolayı. Doğal seçilimden dolayı Ekvatora yakın yerlerde kalmış olan koyu ten rengi kutuplarda yaşayanlarda da beyaz ten rengi olması hayatta kalması için daha avantajlı.kutuplarda az güneş ışını olduğu için hem soğuk hem d vitamininden yararlanamıyorlar bundan dolayı acık rengde olabildigince güneş ışınlarını kendi üzerlerine çekmek avantajlıydı,bunun sonuncada mutasyonlar sonucu açık renkli olanlar daha cok hayatta kalmayı başardı daha cok üredi.Artık insan türü seçilim baskısı olmadıgı için ekvatora yakın bir yerde yaklaşık nesillerdir orada yaşayan beyaz bir aile görebilirsiniz genetiği bozulmadan nesiller boyu devam edebilir.Kutuplarda yaşayan bir siyahi aile de.
Evet mümkün, ancak bu birkaç farklı durumda olabilir.
En başında kişi doğum lekesine sahip olabilir, doğum lekeleri çoğunlukla siyah olmakla birlikte, bakır rengine yakın tonlarda da oluşabilir.
İnsanların tenlerinde oluşabilecek renk değişiklerine bir diğer örnek "Vitiligo" hastası insanlardır. Bulaşıcı olmayan genetik bir hastalıktır, çevremde ben hiç rastlamasamda aslında %1-2 oranında görülebilen bir hastalıktır. Ancak saptanabilmiş tehlikeli bir tarafı yoktur.
Ancak renk pigmentleriyle alakalı bu hastalıkta derinin bazı kısımları aşırı beyazlar, Vitiligo hastasının kendi deri rengini bilmediğinizde, hastanın derisinin bazı kısımlarının beyazlaştığını mı yoksa beyazken siyahlaştığının anlamak kafa karıştırıcı olabilir. Ancak elbette hasta beyazlamış oluyor, bu yüzden aradığınız o siyahlaşmanın sebebi vitiligo olmayabilir yine de göz atmanızda fayda var.