Bugün
Bugün hazırlanıyor.
Bugün hazırlanıyor.
Majör depresyonun yanına bir manik atak eklendiğinde klinik tablo artık Bipolar 1 bozukluğudur. Bu durumda lityum kullanımı için kimseye ömür boyu mahkumiyet belgesi imzalatılmaz, yani yasal veya mutlak bir zorunluluk yoktur. Ancak tıbbi istatistik ve epidemiyolojik veriler nettir, lityum korumasını bırakan hastaların çok büyük bir kısmı er ya da geç nüks yaşar. Bu nedenle klinik pratikte manik atak geçirmiş çoğu kişi için lityum tedavisi fiilen ucu açık, uzun yıllar süren ve sıklıkla ömür boyu devam eden bir süreçtir.
İlaç karşıtı hurafelerin ya da sosyal medyadaki alternatif tıp masallarının aksine lityum bağımlılık yapmaz, beyni uyuşturmaz. Görevi mevcut yangını söndürmekten ziyade yeni yangın çıkmasını engellemektir. Veriler, lityumu aniden veya hekimsiz bırakanlarda özellikle ilk bir yıl içinde manik veya depresif atağın tekrarlama riskinin yüzde seksenlerin üzerine çıktığını gösteriyor. İşin daha kötüsü, ilacı bırakıp yeni bir manik fırtınaya yakalandıktan sonra tekrar lityuma dönüldüğünde eskisi kadar iyi yanıt alınamayabiliyor. Koruyucu hekimlik açısından çalışan ve hayatı dengede tutan bir profilaksiyi fantezi olsun diye kurcalamak akıl kârı değildir.
Elbette ömür boyu kararı ezbere verilmez. Uluslararası psikiyatri kılavuzları, tek bir ataktan sonra yıllarca tamamen dengede kalan çok sınırlı bir grupta çok sıkı takip altında kesme denemelerini tartışsa da, manik dönem geçmişi olanlarda bu nadiren göze alınır. Lityumun böbrek ve tiroid üzerindeki etkileri düzenli kan tahlilleriyle kontrol edilir. Yılda birkaç kez tüp tüp kan verip değer baktırmak yorucu gelebilir, fakat bu takip, kontrolsüz bir manik atakta kişinin hayatını ve ilişkilerini birkaç haftada yerle bir etmesi riskine kıyasla son derece mantıklı bir kâr zarar dengesidir.
Odanızı zifiri karanlık bir sığınağa çevirseniz bile sabah hissettiğiniz o dinçlik, mistik bir önsezi veya doğaüstü bir bağ değil, doğrudan vücudunuzun içsel sirkadiyen ritmidir. Biyolojik saatiniz anlık ışığa bağımlı basit bir fotosel gibi çalışmaz, yaklaşık 24 saatlik döngüsüyle güneşin doğuşunu önceden hesaplayıp uyanış kimyasını siz daha gözünüzü açmadan başlatır.
Bu mekanizmanın ana santrali, beynin hipotalamus bölgesinde yer alan suprakiazmatik çekirdek adı verilen küçük bir nöron kümesidir. Hücrelerimizdeki saat genlerinin ürettiği proteinler, tıkır tıkır işleyen moleküler bir geri bildirim döngüsü oluşturur. Sistem bir kez kalibre edildiğinde, güneş doğmadan birkaç saat önce uykuyu derinleştiren melatonin seviyesini düşürür, vücut sıcaklığını artırır ve kortizol uyanma tepkisi kapsamında kortizol salgısını zirveye taşır. Perdeleriniz zifiri karanlığı korusa bile, metabolizmanız çoktan gündüz moduna geçmiş olur.
Dış dünyadaki güneş ışığı bu saati her gün yeniden sıfırlayan ana ayar düğmesidir. Ancak bu düğmeyi bir sabah çekip alsanız da kurulu mekanizma dönmeye devam eder. Bir insanı hiçbir ışığın sızmadığı izole bir odaya kapatsanız dahi, içsel ritim dış dünyadan bağımsız olarak yaklaşık 24 saatlik döngüsünü günlerce kusursuz şekilde sürdürür. Kısacası o sabah hissettiğiniz dinçlik pencerelerinizden sızan bir gizem değil, vücudunuzun biyokimyasal olarak kurduğu otonom zamanlayıcının tıkırtısıdır.
Kısa ve net yanıt: Hayır, telomerlerin kısalma hızından yola çıkarak bir insanın ölüm tarihini hesaplamak biyolojik olarak mümkün değildir. Telomerler geri sayım yapan deterministik bir ölüm saati değil, yalnızca hücresel bölünme geçmişini ve kümülatif biyolojik stresi yansıtan istatistiksel bir biyobelirteçtir.
Popüler bilim köşelerinde veya fon bulma hevesiyle parlatılan bazı iddialı manşetlerde sıkça rastlanan algının aksine, telomer aşınması tek tip bir kum saati gibi işlemez. Doğrusal ökaryotik kromozomların uçlarındaki bu tekrarlayan nükleotit dizileri, DNA polimerazın uç replikasyon problemi nedeniyle her hücre bölünmesinde kısalır ve hücreyi Hayflick limitine yaklaştırır. Fakat buradaki temel sorun, telomer kısalma hızının ne bireyler arasında ne de aynı bireyin farklı dokuları arasında sabit olmamasıdır. Karaciğer hücrelerinizin telomer dinamikleri ile dolaşımdaki lökositlerinizin telomer dinamikleri bambaşka bir hızda ilerler.
Meseleye popülasyon genetiği ve epidemiyoloji verileriyle baktığımızda tablo daha da netleşir. Büyük kohort çalışmalarında lökosit telomer uzunluğu ile tüm nedenlere bağlı mortalite arasında istatistiksel bir korelasyon görülür. Ancak popülasyon düzeyindeki bir varyans dağılımını alıp tek bir bireyin yaşam süresini tahmin etmeye çalışmak metodolojik bir yanılgıdır. Bireysel düzeydeki varyasyon aralığı o kadar geniştir ki, görece kısa telomerlere sahip bir birey çok uzun yıllar sağlıklı yaşayabilirken, uzun telomerlere sahip bir diğeri kardiyovasküler bir krizle veya dışsal bir etkenle yaşamını yitirebilir.
Ayrıca evrimsel biyolojinin bize gösterdiği kritik bir ödünleşim mekanizması vardır. Telomerlerin kısalması sadece bir yıpranma göstergesi değil, aynı zamanda kontrolsüz hücre bölünmesini engelleyen çok güçlü bir tümör baskılama adaptasyonudur. Telomeraz enzimini aktive edip telomerlerini sürekli koruyan hücreler ölümsüz bir canlı yaratmaz, çoğu zaman kontrolsüzce çoğalan malign tümörlere dönüşür. Doğal seçilim bizi sonsuza kadar yaşatacak bir takvim mekanizması değil, üreme çağımıza kadar kanser ile doku onarımı arasında hassas bir denge kuracak bir sistem üretmiştir.
Sonuç olarak, piyasada satılan ve telomer uzunluğundan kalan ömrü hesapladığını öne süren testler bilimsel geçerlilikten uzaktır. Genetik altyapı, epigenetik değişimler, enfeksiyonlar, kaza ve travmalar gibi sayısız stokastik faktör devredeyken, tek bir hücresel belirtece bakarak ölüm günü biçmek moleküler biyolojinin gerçekleriyle uyuşmaz.