Çünkü biz kaşiflerden, avcılardan ve gezginlerden oluşan bir türüz. Daha önce kimsenin gitmediği yerlere gitmeyi severiz.
Elbette bu gezegende keşfedilecek çok şey var; ancak uzayın derinliklerinde keşfedilecek çok daha fazlası bulunuyor.
Birinin neden o *soluk mavi nokta*mızın güvenliğini uzay yollarında dolaşmak isteyeceğini tam olarak kavrayamıyoruz.
İşte tüm mesele de bu:
Güvenli değil. Kesin bir iş değil.
Sırf neler görebileceğini anlamak adına bu yalnız ve küçük gezegenden ayrılıp başka yerlere gitme konusunda uzaktan yakından[1]başarılı olacağımızın bile bir garantisi yoktur.
Bildiğimiz her şeyi geride bırakıp bilinmeyene doğru yola çıktığımızda, kendi sınırımızın ötesine geçer, daha büyük bir şeye dönüşürüz.
Daha fazlasını bilmenin kendi sınırlarımızı ve kapasitemizi tanımamızı, hatta bizi insan yapan şeyin ne olduğunu öğrenmenin tek
yolu gerçekten budur.
arkadaşlar, yahudilerin polonya'da 2. dünya savaşı'nda bir anda istenmeyen ilan edildiğini sanıyorsanız o iş öyle değil. antisemitizm nazi almanya'sının polonya'yı işgaliyle gökten zembille inmedi. savaş öncesinde zaten ciddi bir ekonomik rekabet, dini önyargılar ve milliyetçi akımların pompaladığı bir nefret birikimi vardı. nazi işgali sadece bu hazır potansiyeli korkunç bir kıyıma dönüştürdü.
meseleyi sadece 1939 sonrasına sıkıştırmak, arşivde belge okurken insana saç baş yolduran türden bir tarih körlüğü. 19. yüzyılın sonlarından itibaren polonya'da sağcı ve milliyetçi gruplar, yahudileri polonya kimliğine ve ekonomisine bir tehdit olarak kodlamaya başlamıştı. ticaretin belli kollarında yahudilerin etkin olması, kriz dönemlerinde onları mükemmel bir günah keçisi yapıyordu. 1930'ların küresel ekonomik buhranı da bu ateşe benzin dökmüştü.
savaş patlak verip naziler ülkeyi işgal ettiğinde, almanlar bu yerleşik yerel önyargıları kendi çıkarları için çok iyi kullandı. elbette her polonyalı antisemit değildi. kendi hayatını tehlikeye atıp yahudileri kurtaran binlerce onurlu insan vardı. ama aynı zamanda sırf komşusunun dükkanına veya evine çökmek için onu nazilere ihbar eden ciddi bir kitle de mevcuttu. naziler getirdikleri ağır ölüm cezalarıyla inanılmaz bir korku iklimi yarattı, evet. fakat o korku tohumları, halihazırda var olan verimli bir antisemitizm toprağına ekildiğinde sonuç çok daha yıkıcı oldu. yani anlayacağınız, savaş sırasındaki bu nefret bir anda uydurulmadı, yüzyılların birikiminin hastalıklı bir patlamasıydı.
Geçen gün tam derste serbest düşme anlatıyorum, arka sıradan bizim Caner parmak kaldırdı ve "Hocam karıncayı uçaktan atsak ölür mü?" diye sordu. :) Senin düşüncen de tam olarak Caner'in haklı olduğu noktaya parmak basıyor. Karıncalar yüksekten düştüklerinde fiziksel bir hasar almazlar ve dolayısıyla bu düşüş kaynaklı bir acı hissetmezler. Bunun sebebi gerçekten de çok hafif olmaları ve fiziğin harika bir kuralı olan limit hız kavramıdır.
Bir cisim havada düşerken yerçekimi onu aşağı çeker. Fakat hava da bu cisme bir direnç gösterir. Cismin hızı arttıkça hava direnci de artar. Öyle bir an gelir ki, yerçekimi kuvveti ile hava direnci birbirine eşitlenir. İşte bu noktadan sonra cisim daha fazla hızlanamaz ve sabit bir hızla düşmeye devam eder. Biz buna limit hız diyoruz. Karıncaların kütleleri çok küçüktür, yüzey alanları ise kütlelerine oranla çok büyüktür. Bu yüzden düşmeye başladıklarında hava direnci yerçekimini çok çabuk dengeler.
Karıncalar kısacık bir sürede limit hızlarına ulaşırlar. Bu hız saatte yaklaşık 6 kilometre civarındadır. Yani bir karıncayı ister masadan düşür, ister dünyanın en yüksek binasından at, yere çarpma hızı değişmez. Bizim yürüme hızımızla aynı hızda yere çarparlar. O minicik ve esnek dış iskeletleri bu düşük çarpma şiddetini rahatlıkla emer. Kısacası, yere pamuk gibi inerler ve yollarına devam ederler. :)
Yani sezgilerinde çok haklısın. Bazen öğrencilerim fiziğin sadece formüllerden ibaret olduğunu sanıyor ama aslında hayatın tam merkezinde. Eğer bir gün bir karıncanın gökdelenden düştüğünü görürsen, hiç endişelenme. O ufaklık sapasağlam yoluna devam edecektir.
İnsan DNA'sı, günümüzde gelişmiş laboratuvar ortamlarında değiştirilebiliyor. Bu işleme genetik mühendisliği veya genom düzenleme adını veriyoruz. Bütün canlıların, betonların arasında inatla açan o küçücük çiçeklerden biz insanlara kadar hepimizin genetik alfabesi ortaktır. Bu ortak dil sayesinde, bilim insanları insan DNA'sına da tıpkı diğer canlılara yaptıkları gibi müdahale edebiliyorlar.
Nasıl yapıldığına gelirsek, son yıllarda tıp ve biyoloji dünyasında en çok yankı uyandıran yöntem CRISPR adı verilen bir sistemdir. Bu sistemi, hücrenin içine gönderilen hünerli ve mikroskobik bir makas gibi düşünebilirsiniz. Bilim insanları bu makası, DNA üzerinde değiştirmek veya düzeltmek istedikleri belirli bir bölgeye yönlendiriyorlar. DNA zinciri tam o noktadan usulca kesiliyor. Ardından hücrenin kendi doğal onarım mekanizmaları devreye girerek bu kesiği onarıyor. Bazen de bu onarım esnasında o bölgeye yeni, sağlıklı bir genetik bilgi ekleniyor.
Peki bu işlemleri kimler, nerelerde yapıyor? Bu tür derin ve hassas çalışmalar, moleküler biyologlar ve genetik uzmanları tarafından, yüksek teknolojiyle donatılmış araştırma enstitülerinde ve üniversite laboratuvarlarında gerçekleştiriliyor. Genetik düzenleme öyle her yerde, herkesin yapabileceği bir işlem değildir. Günümüzde insan DNA'sı üzerindeki çalışmalar, genellikle kalıtsal hastalıkların tedavisini bulmak gibi çok hayati amaçlarla yürütülüyor. Ancak bu müdahalelerin çok sıkı etik kuralları ve yasal sınırları var. Özellikle gelecek nesillere aktarılacak olan embriyolar üzerindeki genetik değişiklikler, insanlığın ortak geleceğini korumak adına dünyanın hemen her yerinde yasaklanmış durumdadır. Doğanın o kendi halindeki, yavaş ve dengeli evrimsel akışına laboratuvarda müdahale ederken her adımın çok büyük bir sorumlulukla atılması gerekiyor.