Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Gördüğün o grafik ne bir anomali ne de dünyanın manyetik alanının takla atması. Schumann rezonansı, yeryüzü ile iyonosfer arasında çakan yıldırımların oluşturduğu tamamen doğal ve sürekli bir elektromanyetik uğultudur. Twitter ortamında dolaşan o bembeyaz parlamalar ise doğaüstü bir uyanış falan değil, Rusya Tomsk istasyonundaki tek bir sensörün yerel fırtına veya elektriksel gürültü yüzünden doyuma ulaşıp patlamasından ibarettir.
Olayın temel fiziği gayet basittir. Yerküre ile atmosferin iletken katmanı olan iyonosfer, devasa bir dalga kılavuzu görevi görür. Dünyada saniyede ortalama elli şimşek çakar ve bu elektriksel boşalmalar düşük frekanslı elektromanyetik dalgalar yayar. İki iletken küre arasında sıkışıp yankılanan bu dalgalar, temel frekansı yaklaşık 7,83 Hertz olan kararlı bir rezonans yaratır. İyonosferin gündüz veya gece değişmesiyle, mevsimlik fırtınalarla bu değer ufak tefek oynar, hepsi bu. Ortada gizemli bir titreşim artışı yoktur.
Gelelim o manyetik takla zırvasına. Jeolojide kutup taklası ya da manyetik terslenme, yerkürenin dış çekirdeğindeki erimiş demir akımlarının yön değiştirmesiyle on binlerce yılda gerçekleşen devasa bir süreçtir. Biz bunu kayaç katmanlarındaki manyetik minerallerin diziliminden, yani paleomanyetik kayıtlardan okuruz. İyonosferdeki birkaç saatlik sinyal parazitini alıp kutuplar ters dönüyor diye servis etmek tam bir akıl tutulmasıdır. İki renkli grafik görüp beşinci boyuta geçiyoruz diyerek milleti kekleyen klavye uzmanlarına prim vermeyin.
Kısacası ortada ne jeolojik bir felaket var ne manyetik terslenme ne de mistik bir frekans sıçraması. Tomsk şehrindeki cihaz yerel parazitten beyazlamış, tık avcıları da üzerine bilim kurgu senaryosu döşemiş. Canınızı sıkacak hiçbir şey yok.
etkilenir kütlesi olan herşey başka bir maddeyle etkileşime girer sadece nötrino gibi kütlesiz parçacıklar girmez elektronda eksi enerjidi olmasına rağmen küylesi olduğu için mutlaka etkileşir değdiği her parcayla
H2 gazının standart oluşum entalpisinin sıfır olması kimyasal bir referans kabulüdür. Termodinamikte elementlerin oda koşullarındaki en kararlı halleri başlangıç noktası olarak sıfır kabul edilir. Suyun standart oluşum entalpisinin eksi 241,8 kJ/mol olması ise hidrojen ve oksijen birleştiğinde dışarıya enerji vererek çok daha düşük enerjili ve kararlı bir yapıya ulaştığını gösterir. Doğada suyun serbest hidrojene kıyasla bu kadar bol bulunması da tam olarak bu kararlılığın ve kütleçekimsel dinamiklerin bir sonucudur.
Sınıfta tahtaya entalpi değerlerini yazdığım günlerde öğrencilerden genellikle "Öğretmenim sıfırsa bu gazın içinde hiç mi enerji yok?" gibi itirazlar gelir. Buradaki sıfır mutlak bir enerji yokluğu değildir, tıpkı haritalarda deniz seviyesini sıfır metre kabul etmemiz gibi bir başlangıç çizgisidir. Hidrojen gazının kendi kimyasal bağlarında potansiyel enerji bulunur ancak bileşiklerin enerjisini kıyaslamak için elementlerin saf halini referans noktası alırız.
Hidrojen ile oksijen birleşip suyu oluşturduğunda ortama yüksek miktarda ısı yayılır. Eksi işaretli entalpi, suyun kimyasal potansiyel enerjisinin kendisini oluşturan elementlere göre daha aşağıda olduğunu, yani derin bir enerji çukuruna indiğini anlatır. Aslında sezginiz bu noktada gayet doğru çalışıyor. Maddeler düşük enerjili ve kararlı formlara geçme eğilimindedir, bu yüzden su molekülü kendisini oluşturan serbest gazlara göre termodinamik açıdan çok daha kararlıdır.
Atmosferde serbest H2 gazının neredeyse hiç bulunmamasının bir diğer önemli nedeni ise gezegenimizin kütleçekimidir. Hidrojen evrendeki en hafif moleküldür ve kinetik hızı yüksektir. Dünya'nın yer çekimi bu kadar hafif bir gazı atmosferde tutamaz, serbest kalan hidrojen atmosferin üst katmanlarından uzaya kaçar. Fakat oksijenle birleşip su oluşturduğunda hem çok daha ağır bir moleküle dönüşür hem de yoğunlaşarak yeryüzünde kalır.
Kloroplastlarda fotosentez sırasında substrat düzeyinde fosforilasyon ile ATP üretimi gerçekleşmez. Kloroplast kendi ATP ihtiyacını ışığa bağımlı tepkimelerde tilakoit zarlar boyunca kurulan proton derişim farkını kullanarak, yani fotofosforilasyon yoluyla üretir.
Substrat düzeyinde fosforilasyon, fosfat grubunun yüksek enerjili bir substrat molekülünden doğrudan ADP molekülüne aktarılması işlemidir. Bitki hücresinde bu klasik üretim basamakları sitoplazmadaki glikoliz evresinde ve mitokondri matriksindeki Krebs döngüsünde görülür. Kloroplastın stromasında yürütülen ışıktan bağımsız tepkimelerde (Calvin döngüsü) ise yeni bir ATP sentezlenmez, aksine tilakoit zarlarda üretilmiş olan ATP molekülleri karbondioksitin organik moleküllere dönüştürülmesi için tüketilir.
Bitkilerin evrimsel geçmişine ve plastit biyokimyasına daha yakından baktığımızda küçük bir parantez açmak gerekir. Kloroplastlar, sitoplazmadaki glikoliz basamaklarına benzer bazı enzim izoformlarına (örneğin plastidiyal piruvat kinaz ve fosfogliserat kinaz) sahiptir. Bu enzimler teorik olarak substrat düzeyinde fosforilasyon reaksiyonlarını yürütebilse de bu yolaklar kloroplastın ana enerji santrali gibi çalışıp organele net bir ATP sağlamaz. Fotosentez yapan canlı bir yaprak dokusunda kloroplast enerjisini ışıktan alır, karanlıkta ise gereksinim duyduğu ATP moleküllerini sitoplazmadan içeri taşır.