Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Tam parazit bitkiler kemosentez yapmaz. Hatta yeryüzündeki hiçbir bitki veya ökaryot canlı kemosentez yapamaz. Sorundaki ilk tespitin tamamen doğru, kemosentez biyosferde sadece bazı prokaryot canlıların tekelindedir. Tam parazit bitkiler ise üretici değil, başkasının sırtından geçinen tam heterotrof canlılardır.
Doğa sandığımız gibi herkesin kendi emeğiyle fotosentez yapıp besinini kardeşçe paylaştığı romantik bir yer değil. Canavar otu (Orobanche) ya da cinsaçı (Cuscuta) gibi tam parazit bitkiler, evrimsel süreçte klorofil sentezleme yeteneklerini ve kloroplastlarını tamamen kaybetmiştir. Kendi besinlerini üretmek için kemosentez gibi alternatif bir biyokimyasal fabrika da kurmamışlardır. Bunun yerine çok daha kestirme ve acımasız bir yol seçmişlerdir.
Bu bitkiler, emeç adı verilen özel kök benzeri sömürge yapılarını komşu bitkinin iletim demetlerine saplar. Hem suyu taşıyan odun borularına (ksilem) hem de organik besin taşıyan soymuk borularına (floem) bağlanırlar. Konak bitkinin fotosentezle ürettiği glikozu, amino asitleri ve topraktan binbir zahmetle çektiği suyu doğrudan kendi bünyelerine aktarırlar. Yani ortada yeni bir organik besin sentezi yoktur, konakçının ürettiğine el koyma vardır.
Kemosentez ise demir, kükürt, amonyak veya nitrit gibi inorganik maddelerin kimyasal yolla oksitlenmesi ve bu sırada açığa çıkan enerjiyle karbondioksitin organik besine dönüştürülmesidir. Bu metabolik donanım ve enzim mekanizması biyolojik evrimde yalnızca belirli bakteri ve arke soylarında bulunur. Ökaryotik hücre mimarisinde kemosentez yapabilen tek bir organizma bile evrimleşmemiştir.
Özetle TYT sorularında karşına tam parazit bitki çıktığında aklına ototrofi, fotosentez ya da kemosentez gelmemeli. Karşındaki canlı, besin ağında üreticilerden hazır besin çalan bir tüketicidir.
Kısa ve net ayrım: Roketler için günümüzde kısmen evet, ancak derin uzay sondaları için pratikte hayır. Bu iki sistemi görev profilleri, ulaştıkları hızlar ve kütle bütçeleri açısından ayrı ayrı ele almak gerekir.
Roketlerde tekrar kullanılabilirlik artık rüştünü ispatlamış bir mühendislik gerçeğidir. Falcon 9 gibi fırlatma araçlarının birinci kademeleri, atmosfer dışına çıkıp yükü bıraktıktan sonra motorlarını yeniden ateşleyerek kontrollü biçimde Dünya'ya döner ve dikey iniş yapar. Fakat bu sistemlerde dahi ikinci kademeler feda edilir. Çünkü yörünge hızına (saniyede yaklaşık 7,8 kilometre) ulaşmış bir kademeyi sağ salim geri getirmek, devasa bir ısı kalkanı ve ekstra frenleme yakıtı demektir. Bu ilave kütle, roketin taşıyabileceği faydalı yük kapasitesini doğrudan tırpanlar.
Uzay sondalarında ise durum çok daha katı bir itki dinamiğine takılır. Bir aracı Ay, Mars veya dış gezegenlere yolladığınızda araç Dünya'nın kütleçekim kuyusundan tamamen çıkar. Sondanın geri dönebilmesi için hedefte yavaşlaması, oradan tekrar havalanması ve Dünya'ya dönüş rotasında saniyede 11 kilometreyi aşan giriş hızına dayanması gerekir. Tsiolkovsky roket denklemindeki üstel yakıt gereksinimi nedeniyle, aracı geri getirecek yakıtı ve itki sistemini araca yüklemek, taşınabilecek bilimsel cihaz miktarını sıfıra yaklaştırır. Bu yüzden derin uzay sondaları tek yönlü biletle yola çıkar.
Hayabusa veya OSIRIS REx gibi örnek getirme görevlerinde bile sondanın ana gövdesi geri dönmez. Yalnızca toplanan numuneyi barındıran, ufak bir ısı kalkanına sahip kapsül Dünya atmosferine bırakılır, ana araç ise uzay boşluğunda yoluna devam eder. Hatta Cassini ve Galileo gibi araçlar, olası mikrobiyal kontaminasyonu önlemek adına görev sonunda hedeflerinin atmosferine bilerek daldırılıp buharlaştırılmıştır. Kısacası roket kademelerinde tekrar kullanım maliyeti düşüren parlak bir optimizasyonken, derin uzay sondalarının tüm gövdesini geri getirmeye çalışmak bilimsel çıktıyı anlamsız kılan devasa bir kütle cezası doğurur.
en iyi/kötü anılarımız bedensel ve mental hazlarımızın tatmin olması ya da yaralanması sonucunda ortaya çıkıyor.
hayatın kendisini çok belirgin olmasa da ,şimdilik, canlı-cansız ve yine çok net olmasa da yaşayan canlının bilinçli olup olmadığına bağlı olarak sınıflandırıyoruz. canlılığın kökenine ilişkin olarak elbette bir dizi bilimsel veriye sahibiz ama referans noktası gezegenimizle sınırlı olduğu için bu verileri evrensel ölçekte doğrulayamıyoruz. düşünme yetimiz için de aynı durum geçerlidir; yani düşünmemizin özgün ve ayırt ediciliğine dair kesin bilgiye sahip değiliz dolayısı ile düşünebilmenin kökeni ve kaynaklarını sınıflandırmak için yeterli ve yetkin bir konumda değiliz.
sorunuzun komplike mahiyetini anlayabildiysem eğer şu tümceyle yanıtımı tamamlamak isterim; insan olmanın varoluşsal sorunlarını henüz aşabilmiş değiliz, bundan dolayıdır iki de bir didişmelerimiz.
Kısa ve net cevap: Hayır. Proteinli yemekleri yoğurtla birlikte tüketmek ne protein emilimini azaltır ne de kas protein sentezini engeller. Sosyal medyada veya spor salonu köşelerinde türeyen bu iddia, biyokimya ve sindirim fizyolojisinden nasibini almamış tipik bir şehir efsanesidir.
İnsan sindirim sistemi sahte sağlık gurularının sandığı kadar kırılgan çalışmıyor. Tükettiğiniz proteinler midede hidroklorik asit ve pepsin ile denatüre olup parçalanmaya başlar. Ardından onikiparmak bağırsağında pankreasın tripsin ve kimotripsin gibi proteolitik enzimleri devreye girer. Proteinler serbest amino asitlere ve küçük peptitlere ayrılarak ince bağırsaktaki taşıyıcılar vasıtasıyla kana geçer. Yoğurttaki kalsiyumun bu proteolitik enzimleri bloke ettiği iddiası biyokimyasal açıdan tamamen mesnedsizdir. Hatta tripsin gibi enzimlerin yapısal kararlılığını koruyabilmesi için ortamda fizyolojik kalsiyum iyonlarının bulunması şarttır.
Yoğurt proteini yok etmek bir yana, kendisi zaten kazein ve peynir altı suyu proteini içeren son derece kaliteli bir lösin ve amino asit kaynağıdır. Yoğurttaki kazein asidik mide ortamında pıhtılaşır ve mide boşalmasını bir miktar yavaşlatır. Bu durum emilimi durdurmaz veya azaltmaz, tam aksine amino asitlerin kana daha zamana yayılmış ve dengeli bir şekilde salınmasını sağlayarak kas yıkımını baskılamaya yardımcı olur. Tavuğun veya etin yanına yoğurt eklediğinizde proteini heba etmezsiniz, öğünün toplam kaliteli protein miktarını artırırsınız.
Peki bu hurafe nereden çıkıyor? Muhtemelen fizyoloji bilmeyen alternatif tıp ve beslenme heveslilerinin kalsiyum ile demir emilimi arasındaki etkileşimi proteine uyarlamasından kaynaklanıyor. Yüksek miktarda kalsiyum, ince bağırsaktaki taşıyıcılar düzeyinde demir mineralinin emilimiyle geçici bir rekabete girebilir. Ancak minerallerin emilimi ile proteinlerin enzimatik hidrolizi ve amino asit taşınması taban tabana farklı süreçlerdir. Biri mineral emilim yoludur, diğeri makro besin sindirimidir.
Özetle, tabağınızdaki etin yanına yoğurdunuzu gönül rahatlığıyla koyabilirsiniz. Sosyal medyadaki sahte uzmanların uydurduğu masallarla beslenmenizi kısıtlamanıza hiç lüzum yok.
Merhaba
Bu durum psikolojide en çok yaklaşma kaçınma çatışması ve empatik sıkıntı kavramlarıyla açıklanabilir.
Şöyle ki;
A kişisi, B kişisini önemsediği için yardım etmek ister lakin yardımın getireceği sorumluluk, yetersiz kalma korkusu veya B’nin yaşadığı sıkıntıyı kendi üzerinde hissetmesi A kişisinde geri çekilme isteği meydana getirebilir. Yani ortada sevgisizlik değil, aynı anda çalışan yardım etme ve kendini koruma eğilimleri vardır. A kişisinin önce kendi sınırını dürüstçe belirlemesi gerekir. “Seni önemsiyorum fakat bu yükü tek başıma taşıyabilecek durumda değilim” demek, yardım etmeyi bütünüyle reddetmek anlamına gelmez. Yapabileceği yardımı somut biçimde belirleyebilir dinlemek, doğru kişiye yönlendirmek veya kısa süreli destek olmak gibi. Yapamayacağı bir şeyi üstlenip sonradan geri çekilmektense, baştan açık olmak daha sağlıklıdır. Eğer B kişisinin durumu kendisine zarar verme veya ciddi bir kriz ihtimali taşıyorsa konu mutlaka profesyonel desteğe yönlendirilmelidir. Ve bence insan, bir başkasını kurtarmaya çalışırken kendisini batırmak zorunda değildir. Lakin hiçbir açıklama yapmadan uzaklaşmak yerine sınırını dürüstçe söyleyip mümkünse başka bir yardım yolu göstermek gerekir. Zira sağlıklı yardım, kişinin kendisini yok sayarak değil yapabilecekleri ile yapamayacaklarını bilerek verdiği destektir. Saygılarımla.
Kısa ve net cevap: Hayır, sadece prokaryotlar oksijensiz solunum yapmaz. Biyoloji ders kitaplarının hafızalara kazıdığı bu ezber pratik bir genelleme gibi sunulsa da, ökaryotlar aleminde de elektron taşıma zincirini oksijen harici son alıcılarla çalıştırıp gerçek anlamda oksijensiz solunum yapan canlılar bulunur.
Burada öncelikle laboratuvarda bile bazen ağız alışkanlığıyla birbirine karıştırılan temel bir ayrımı netleştirmek şart. Fermantasyon ile oksijensiz solunum aynı biyokimyasal süreç değildir. Çizgili kaslarımızda laktik asit veya mayalarda etil alkol üreten mekanizma fermantasyondur, solunum değildir. Bir yolağa biyokimyasal olarak solunum diyebilmemiz için bir elektron taşıma sistemi ve zar boyunca proton gradyanı bulunması zorunludur. Oksijensiz solunumda da bu sistem aynen işler, tek fark son elektron alıcısının oksijen yerine nitrat, sülfat, kükürt veya fumarat gibi alternatif bir molekül olmasıdır.
İşte bu mekanizmanın yalnızca bakterilere ve arkelere özgü olduğu kabulü güncel hücre biyolojisi verileriyle geçerliliğini yitirdi. Örneğin deniz tabanındaki anoksik çökeltilerde yaşayan Globobulimina turgida gibi bazı bentik foraminifer türleri, oksijensiz ortamda hücre içi nitrat depolarını kullanarak tam denitrifikasyon yapar. Yani mitokondriyal elektron taşıma sistemlerinde son elektron alıcısı olarak nitratı kullanırlar. Benzer şekilde Fusarium oxysporum gibi bazı mantarlar da mitokondrilerinde nitrat solunumu yürütebilir. Hatta bağırsak gibi hipoksik ortamlarda tutunan Ascaris suum gibi parazit solucanlarda, mitokondrinin son elektron alıcısı olarak fumarat kullandığı anaerobik solunum yolakları ayrıntılı biçimde gösterilmiştir.
Kısacası prokaryotlar metabolik esneklik ve çeşitlilik konusunda tartışmasız lider olsa da, oksijensiz solunum yeteneği ökaryotlara bütünüyle kapalı bir alan değildir. Biyolojide bir kural ne zaman sadece prokaryotlara zimmetlense, çamurdan yeni bir ökaryot izole edilip makalesi çıktığında o kural esnemek zorunda kalıyor.