Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Evet, ölçülen en düşük atmosfer sıcaklığı bakımından Güneş Sistemi'nin en soğuk gezegeni Uranüs'tür. Uranüs'ün üst atmosferinde sıcaklık eksi 224 santigrat dereceye kadar düşebilir. Neptün Güneş'e yaklaşık 1,5 milyar kilometre daha uzak olmasına rağmen iki gezegenin ortalama sıcaklıkları birbirine çok yakındır ve rekor donduruculuk Uranüs'te kaydedilmiştir.
Gezegenlerin sıcaklığını yalnızca Güneş'ten gelen ışınlar belirlemez, kendi iç ısıları da devreye girer. Öğrencilerimin sınav kâğıtlarında Güneş'e olan mesafeyle yüzey sıcaklığını doğrudan eşleştirip yanıldığı o tatlı ezberi bozan mekanizma tam olarak budur :) Jüpiter, Satürn ve Neptün gibi dev gezegenler, oluşum dönemlerinden kalan kütleçekimsel sıkışma sayesinde içlerinde ciddi bir ısı barındırır. Hatta Neptün, Güneş'ten aldığı enerjinin yaklaşık 2,6 katını uzaya geri yayar. Ancak Uranüs bu konuda tam bir istisnadır, çünkü dışarıya neredeyse hiç iç ısı yaymaz.
Bilim dünyasında Uranüs'ün bu sıradışı soğukluğu için öne çıkan iki temel açıklama bulunuyor. İlki ve en yaygın kabul göreni, gezegenin erken evrelerinde Dünya büyüklüğünde devasa bir ön gezegenle çarpışmış olmasıdır. Uranüs'ün kendi ekseni etrafında yaklaşık 98 derece yana yatık dönmesini de açıklayan bu şiddetli darbe, gezegenin ilkel iç ısısını uzaya saçarak tüketmiş olabilir. İkinci güçlü hipotez ise gezegenin derinliklerindeki yoğun moleküler katmanların ısı taşınımını, yani konveksiyonu engelleyen bir bariyer oluşturmasıdır. Çekirdekteki ısı yüzeye iletilemediği için üst atmosfer uzayın dondurucu ortamında hızla soğur.
Özetle Neptün Güneş'ten çok daha uzakta olsa da kendi içindeki sobayla atmosferini ısıtmayı başarır, Uranüs ise o sobayı milyarlarca yıl önce kapatmış gibidir. Bu nedenle Güneş Sistemi'nin bilinen en düşük sıcaklık rekoru Uranüs'e aittir.
Aidiyet, sadece psikolojik bir konfor alanı değil,biyolojik bir hayatta kalma refleksidir. Doğa, yalnız yürüyeni cezalandırmış, birlikte duranı ödüllendirmiştir. İşte bu yüzden beynimiz, dışlanma tehlikesini doğrudan bir "ölüm tehdidi" olarak algılar. Ancak modern dünyada bu hayatta kalma refleksi, garip bir çelişkiye dönüşür. Atalarımız bizi yabani hayvanlardan korumak için bir araya geliyordu; bugün ise biz, kendi benzersizliğimizi, hayallerimizi ve özgürlüğümüzü o görünmez sürüye kurban ediyoruz.Vahşi doğanın fiziki tehlikeleri bitti, fakat beynimizin o eski kodları hiç değişmedi. Artık bizi yutmak isteyen avcılar yok; onun yerine unutulma, dışlanma ve onaylanmama korkusu var. Dün bir kaplandan kaçmak için grubun arkasında koşuyorduk, bugün ise sırf bir topluluğun gözüne girmek ve o görünmez onay damgasını almak için kendi özgün düşüncelerimizden kaçıyoruz.Belki de modern insanın en büyük sınavı burada yatıyor. Ormandaki avcılardan kaçmak için kabileyi seçmek kolaydı. Asıl cesaret,kendi patikanı açabilmekte ve yalnız kalma pahasına kendi gerçeğinin arkasında durabilmektedir.
1. Mavi Kan (Bakır Esaslı)
Bazı deniz canlılarında (örneğin yengeçler ve ahtapotlar) demir yerine hemosiyanin adı verilen bakır bazlı bir protein bulunur.
Görünüşe Etkisi: Oksijensizken şeffaf/gri olan bu sıvı, oksijenle birleştiğinde mavi bir renk alır.
Ciltteki Yansıma: Cildimiz daha soluk, hatta belki hafif mavi/mor tonlarında görünürdü. Damarlarımız cildin altından koyu mavi veya turkuaz renklerde seçilirdi. Morarma (çarpma sonucu oluşan morluklar) mavi veya yeşilimsi tonlarda olurdu.
2. Yeşil Kan (Klorokruorin Esaslı)
Bazı halkalı solucanlarda bulunan klorokruorin proteini demir içerir ancak farklı bir moleküler yapıya sahiptir.
Görünüşe Etkisi: Bu sıvı düşük konsantrasyonda açık yeşil, yoğun olduğunda ise koyu yeşil görünür.
Ciltteki Yansıma: Cildimiz zeytin yeşili veya açık yeşil alt tonlara sahip olurdu. Kanama anında akan sıvı yeşil olur ve cildimizdeki damarlar yeşil renkte parlardı.
3. Mor veya Sarı Kan (Hemeritrin Esaslı)
Bazı deniz solucanları ve omurgasızlarda bulunan hemeritrin proteini yine demir bazlıdır ancak farklı bir renklendirme yapar.
Görünüşe Etkisi: Oksijensizken renksiz olan bu sıvı, oksijenle dolduğunda menekşe moru veya pembe/sarartımsı bir renk alır.
Ciltteki Yansıma: Kanımız pembe veya mor akardı. Cildimizin altındaki damar ağı mor ve lavanta tonlarında görünürdü.
Bunun Günlük Hayatımıza Etkileri Ne Olurdu?
Kıyafet ve Moda: Modadan makyaja kadar her şey cildimizin yeni renk tonuna (yeşilimsi, mavimsi veya morumsu alt tonlara) göre şekillenirdi.
Kültür ve Dil: "Kızarmak" (utanınca yanakların kırmızılaşması) yerine cildimizin rengine uygun başka tabirler kullanılırdı (örneğin "yeşermek" veya "morarmak" gibi, ancak bu kez utanç anlamında).
Tıp ve Sağlık: Sağlık kontrollerinde doktorların damar yoluyla yaptığı incelemeler ve ten rengi üzerinden yapılan kansızlık (anemi) gibi teşhislerin işaretleri tamamen farklı görsel ipuçlarına dayanırdı.
Rüyada kitap veya herhangi bir metin okumak imkansız değildir fakat sık yaşanmaz. Bunu yapabilmek üstün zekalı ya da dahi olduğunuz anlamına da gelmez. Rüyalarda metinler neredeyse her zaman kararsızdır, hızla kayar, anlamsızlaşır veya gözünüzü başka bir yere çevirip tekrar baktığınızda tamamen değişir.
Peki bu durum neden bu kadar zor? Cevap beynimizin rüya sırasındaki çalışma biçimindedir. Hızlı göz hareketi yani REM uykusundayken beynin görsel bölgeleri etkin çalışır. Buna karşılık dikkat ve çalışma belleğiyle ilişkili dorsolateral prefrontal korteksin etkinliği azalır. Uyanıkken okuma yapmak, sabit sembolleri tanıyıp onları dil kurallarıyla birleştiren çok katmanlı ve koordineli bir çaba gerektirir. Uykuda ise beynimiz dış dünyadan fiziksel ışık almaz, kendi içsel imgelerini üretir. Bu imgeler anlık olarak değiştiği için rüyada bir kelimeyi yakalasanız bile harfler sabit kalamaz, satırlar şekil değiştirir ya da okuduğunuzu sansanız bile aslında sadece bir okuma hissi yaşarsınız.
Rüyasında okuma deneyimi bildirenlerin daha zeki ya da becerikli olduğunu gösteren bir veri bilmiyoruz. Bu deneyim bir zeka göstergesi sayılmaz. Metnin rüyada sabit kalmaması, çalışma belleğinin ve dikkatin bu sırada zayıf kalmasıyla uyumludur.
Haberlere konu olan dev çekirge, yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da sıklıkla karşımıza çıkan Saga ephippigera türü, evrimsel süreçte büyümüştür. Alıştığımız çekirgeler devasa bir atadan küçülmedi, aksine bu tür etçil avcı yaşam tarzına uyum sağlayarak kendi soy hattı içinde ikincil olarak irileşti.
Bu durumu netleştirmek için önce evrimsel akrabalık bağlarına bakmak gerekir. Bahçelerde ya da tarlalarda zıplayan sıradan çekirgeler ile bu dev çekirge aynı gruptan bile sayılmaz. Düz kanatlılar (Orthoptera), fosil kayıtlarında gördüğümüz üzere yaklaşık 300 milyon yıl önce iki ana kola ayrıldı. Bir yanda otçul ve kısa antenli gerçek çekirgeler (Caelifera), diğer yanda ise uzun antenli çalı çekirgeleri (Ensifera) bulunur. Haberlerdeki tür, sıradan bir çekirgenin doğrudan akrabası veya onun büyütülmüş hali değil, etçil çalı çekirgelerinin bir üyesidir.
Arazide kayaların ve kurumuş dikenlerin arasında çekiç sallarken aniden karşımıza çıktığında insanı cüssesiyle irkiltse de bu iriliğin arkasında çok net bir ekolojik neden yatar. Saga cinsi otla beslenmez. Diğer böcekleri, kın kanatlıları ve hatta bazen küçük kertenkeleleri avlayan bir yırtıcıdır. Bir böceğin kendisi kadar hareketli avları yakalayıp etkisiz hale getirebilmesi için güçlü çenelere, avı kavrayan dikenli bacaklara ve ciddi bir gövde kütlesine ihtiyacı vardır. Doldurduğu bu avcı nişi, türün zaman içinde devleşmesini desteklemiştir.
Diğer çekirgelerin küçük kalması ise bir eksiklik değil, başarılı bir adaptasyondur. Böceklerde akciğer bulunmaz, solunum vücuda yayılan trake borularındaki gaz difüzyonuyla gerçekleşir. Gövde büyüdükçe oksijenin dokulara ulaşması zorlaşır. Üstelik otçul bir böcek için fazla iri olmak, havadan ve karadan gelen avcılar tarafından kolayca fark edilmek demektir. Küçük ve çevik kalmak, onlara kolay gizlenme, hızlı sıçrama ve düşük enerjiyle hayatta kalma avantajı sağlamıştır.
Selamlar,
Bana göre bu sorunun, cevabı doğuştan gelen veya gelmesine de gerek olmadan gelişime karşı bir tutumda bulunmaktır, hayatta çaba göstermemek zaten başlı başına bir potansiyel kayıptır. İnatla gösterilen çaba er ya da geç meyvesini verecektir bu bazen istediğimiz gibi olur bazen ise başka şekillerde gerçekleşir ancak herhangi bir tecrübeye kayıp demek çokta mantıklı gelmiyor doğrusu. Hayat sürekli devinim halindeyken insanın da hareket halinde olması onu canlı tutacaktır zira durmak çoğu zaman paslanmak, yıllanmak ve sonunda ölmek demektir - burada bazen durmanın gerekliliği üzerinden bir karşı görüş sunulabilir ancak buradaki asıl mana potansiyelimizin olduğumuz noktada gelişmeyeceği gerçeğidir-
Sevgiler