Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Kısa ve net cevap: Evet, çocuk sahibi olma planı bulunmayan bir birey için her ay regl olmak sağlıklı yaşamanın biyolojik bir zorunluluğu değildir! Ancak bunu tek bir genetik müdahaleyle, vücudun dengesini hiç bozmadan bir ömür boyu ortadan kaldırmak günümüz biyoloji bilgisiyle mümkün değildir.
Öncelikle sosyal medyada sürekli pompalanan ve hiçbir bilimsel temeli olmayan o devasa miti çöpe atalım: Regl kanaması vücuttaki toksinleri temizlemez, kirli kanı dışarı atmaz! Bu iddia tamamen bir sahte bilim safsatasıdır. Menstrüasyon kanaması, döllenme gerçekleşmediğinde kalınlaşmış rahim içi dokusunun yani endometriyumun kontrollü biçimde dökülmesinden ibarettir. Eğer rahim iç tabakası hormonlarla baskılanıp kalınlaşmazsa, atılacak bir doku da oluşmaz. Vücutta hiçbir zehir veya atık birikmez!
Nitekim modern tıpta uzun süredir bunu hormonlu spiraller, implantlar veya kesintisiz doğum kontrol yöntemleriyle güvenle yapıyoruz. Bu uygulamalar rahim tabakasını uykuda tutarak kanamayı durdurabiliyor. Yapılan geniş klinik çalışmalar, bu yolla kanamamanın genel sağlık üzerinde olumsuz bir etkisi olmadığını, aksine kansızlık ve endometriozis gibi durumlarda yaşam kalitesini belirgin biçimde artırdığını gösteriyor.
Peki neden bunu CRISPR veya benzeri bir gen düzenleme teknolojisiyle kalıcı olarak yapamıyoruz? Çünkü insan biyolojisi tek bir açma kapama anahtarından ibaret değildir! Genomumuzda sadece adet kanamasını durdurup diğer tüm sistemleri kusursuz bırakacak izole bir "regl geni" bulunmaz. Bu döngü beyindeki hipotalamus, hipofiz bezi ve yumurtalıklar arasındaki akıl almaz güzellikteki hormonal bir orkestrayla yönetilir.
Eğer genetik düzeyde bu orkestrayı susturmaya kalkarsanız, sadece kanamayı durdurmakla kalmazsınız. Östrojen ve progesteron gibi hayati hormonların sinyalini bozarak kemik erimesi, kalp ve damar problemleri gibi ağır sonuçlar doğuran erken bir menopozu tetiklersiniz. Genetik mühendisliği hücrelerimizin kaderini değiştirebilecek ilham verici bir devrimdir, fakat sistemik hormonal dengeyi böylesine körlemesine kesmek sağlığı korumak değil, vücudun temel mekanizmalarını altüst etmek olur.
Felsefi açıdan kusursuz bir yanılsamayı mantıksal olarak yüzde yüz çürütmek epistemolojik bir açmazdır, çünkü zihnin ürettiği her kanıtın kendisi de rüyanın bir parçası olabilir. Fakat doğa bilimleri ve bilişsel nörobiyoloji cephesinde yanıt son derece net: Kesinlikle rüyada değiliz! Gerçeklikte uyanık olduğumuzun kanıtı, beynimizin nörokimyasal modunda, kortikal aktivite haritasında ve evrenin istikrarlı fizik kurallarında saklı.
İşin en büyüleyici kısmı doğrudan kafatasımızın içinde dönüyor! Rüyaları gördüğümüz REM uykusunda, beynimizin mantık merkezi olan dorsolateral prefrontal korteks adeta dinlenmeye çekilir. Eleştirel düşünme, karar alma ve zaman algısından sorumlu bu bölge sustuğu için rüyanızda uçtuğunuzda veya mantık sınırlarını zorlayan gariplikler yaşandığında durumu hiç sorgulamazsınız. Uyanıkken ise bu bölge tam kapasite devrededir. Şu an bu satırları okurken zihninizin mantıksal tutarlılığı denetleyebilmesi, rüyada olmadığınızın en sağlam nöronal kanıtıdır. Üstelik kimya da yalan söylemez. Uyanıkken beynimizi uyanık tutan noradrenalin ve serotonin tavan yaparken, rüyada bu ileticiler neredeyse tamamen kapanır ve sahneyi yalnızca asetilkolin devralır. Bu iki beyin durumunun biyolojik imzası birbirinden GECE VE GÜNDÜZ kadar farklıdır!
İkinci büyük kanıt ise dış dünyanın sarsılmaz sürekliliğidir. Rüyalar, beynin çalışma belleğinin sınırları yüzünden ayrıntıları sabit tutamaz. Örneğin lucid rüyalarda da sıkça başvurulan harika bir test vardır. Bir kitaptaki cümleyi veya dijital bir saati okuyup başınızı çevirdiğinizde, rüyada o yazılar hemen bozulur veya bambaşka bir şeye dönüşür. Fiziksel gerçeklikte ise termodinamik yasalar, fizik kuralları ve madde kesintisiz bir nedensellik bağına sahiptir. Dün masada bıraktığınız kahve bardağını bugün aynı yerde soğumuş bulursunuz. Duyu organlarımızdan talamus filtresini aşarak bilincimize akan gerçek veri akışı, beynin rüyada kendi kendine uydurduğu kapalı devre kurgularla kıyaslanamayacak kadar tutarlı ve tahmin edilebilirdir.
Kısacası, beyninizin elektriksel ritimleri, nörokimyasal dengesi ve dış evrenin değişmeyen fiziksel yasaları şu an tastamam uyanık olduğunuzu haykırıyor!
Evet aşağılık kompleksi olan insanlarda bu durum daha yaygın olabilir fakat ben bunun her insanda olduğunu düşünüyorum.İnsan evrimsel olarak her zaman kendini geliştirmek ve en iyisi olmak ister çünkü soyunun devamlılığını sağlamak zorundadır.Toplumda daha saygın,fiziksel olarak daha güçlü yada finansal olarak daha iyi birinin eş bulma şansı yani üreme şansı arttığı için içgüdüsel olarak bunu ister.Ama bunu her zaman daha iyi olmalıyım çünkü üremem lazım olarak düşünmez sadece buna çekilir.Bunu insanın neredeyse bütün düşüncelerinde görebiliriz gerçek nedeni düşünmek çok daha maliyetli ve uzun bir süreç olduğu için daha yüzeysel ve gerçekten farklı temellendirmeler yapar.Örnek olarak; insanlar susadığında damar içi protein yoğunluğum arttı demez de susadım der yada açıktığında hücrelerime enerji lazım demez de açıktım der
Evet, ince bağırsakta fiziksel sindirim gerçekleşmektedir.[1][4][5] Sindirim sistemimiz aldığımız besinleri emilebilir maddelere dönüştürmek için mekanik ve kimyasal işlemleri birlikte kullanmaktadır.[1] Mekanik sindirim besinin kimyasal niteliğini değiştirmemektedir.[1] Bu fiziksel işlem besini küçülterek hem yüzey alanını hem de hareketliliğini artırmaktadır.[1] Ancak mekanik sindirimin sadece ilk basamaklarla sınırlı olduğu düşüncesi yanlıştır, çünkü bu süreç besin ağızdan çıktıktan sonra da sürmektedir.[1]
İnce bağırsak mideden uzağa doğru duodenum, jejunum ve ileum bölümlerine ayrılmaktadır.[4] Buradaki ilk mekanik süreç segmentasyon (İng: "segmentation") hareketidir.[4] Segmentasyon kimusu kanalda ileriye doğru zorlamamaktadır.[4] Fakat kısmen sindirilmiş besin ve mide özsuyu karışımı olan kimusu sindirim sıvılarıyla karıştırarak mukozaya doğru itmektedir.[2][4] İkinci mekanik süreç emülsifikasyon (İng: "emulsification") olayıdır.[5] Emülsifikasyon, karaciğerin üretip duodenuma gönderdiği (safra kesesinin ise depolayıp yoğunlaştırdığı) safranın büyük yağ damlacıklarını küçük damlacıklara ayırmasıdır.[5] Bu ayrışma fizikseldir.[5] Böylece safra tuzları emülsiyon oluşturarak pankreas lipazlarının etki edebileceği yağ yüzeyini artırmaktadır.[3]
Kimyasal sindirim ise enzimlerle gerçekleşmektedir.[6] Örneğin yüzeyi genişleyen yağlarda pankreas lipazı her trigliseridi hidrolizle iki serbest yağ asidine ve bir monogliseride parçalamaktadır.[3][6] Mikrovillus zarlarındaki enzimler de karbonhidrat ve protein sindirimini tamamlamaktadır.[4] Küçülen bu alt birimler, dairesel kıvrımlar, villuslar ve mikrovilluslarla genişleyen mukozanın epitel hücrelerinden villuslardaki kan kılcallarına veya lakteal adlı lenf kılcallarına geçmektedir.[1][4][6] Sindirim hücresel solunum değildir.[7] Bunun yerine sindirim, emilim ve taşıma süreçleri, hücrelerin sitoplazma ve mitokondride hücresel solunumla ATP üretebilmesi için gereken maddeleri sağlamaktadır.[1][6][7]
Konunun ayrıntılarını Sindirim yazımızda bulabilirsiniz.