Çünkü kütle uzay ve zamanı büker. Kütle çekimi sadece kütleli cisimleri etkilemez, ışık gibi kütlesiz cisimleri, hatta manyetik alanları bile etkileyebilir. Karadeliğe 'kara' dememizin sebebi zaten budur. Işığı içine çekip yansıtmadığından göremeyiz.
Merhaba
ADHD, yani DEHB, tıbben bir nörogelişimsel bozukluk olarak sınıflandırılır. Lakin buradaki “bozukluk”, kişinin zihninin bütünüyle kusurlu olduğu anlamına gelmez belirtilerin farklı ortamlarda sürekli görülmesi ve günlük yaşamı belirgin biçimde zorlaştırması esas alınır. ADHD tek bir genle veya yalnızca başka bir insan türünden aktarılan özellikle açıklanamıyor ve çok sayıda genetik değişkenin birlikte etkili olduğu karmaşık bir yapı gösteriyor. Bazı Neandertal kökenli gen değişkenleriyle ADHD riski arasında ilişki bulunmuş olsa da bu, ADHD’nin Neandertallerden geçtiğini veya onların ADHD’li olduğunu kanıtlamıyor. Keza “avcı zihni günümüz dünyasına uyum sağlayamadı” açıklaması ilgi çekici olsa da henüz doğrulanmış bir gerçek değil. Kısacası günümüz düzeni bazı güçlükleri artırabilir; fakat ADHD’yi tek başına meydana getirmez. Onu yalnızca hastalık veya yalnızca evrimsel üstünlük olarak görmek, meselenin bir tarafını eksik bırakır. [1]
Gezegenlerin jeolojik katmanları, gezegenin ilk oluşum evresinde erimiş haldeyken ağır kütleli elementlerin merkeze çökmesi ve hafif olanların yüzeye çıkmasıyla oluşur. Bu katmanların hareketliliği ve tektonik yapı ise gezegenin iç ısısı tamamen tükendiğinde kaybolur.
Bir gezegen yeni oluştuğunda devasa bir magma topudur. Arazide güneşin altında saatlerce yürüdükten sonra gölgesine sığınıp dinlendiğim o sert kayaların milyarlarca yıl önce fokurdayan bir magma denizi olduğunu hayal etmek bana hep büyüleyici gelmiştir. Bu sıcak ve sıvı evrede demir ve nikel gibi ağır elementler kütle çekiminin etkisiyle merkeze doğru batar. Silikat gibi daha hafif elementler de yüzeye doğru yükselir. Bilimde buna farklılaşma diyoruz. Çekirdek, manto ve kabuk gibi aşina olduğumuz katmanlar tam olarak böyle ortaya çıkar. Yüzey uzayın dondurucu soğuğuyla temas ettikçe yavaş yavaş soğuyup katılaşır ve kabuğu oluşturur. Fakat altındaki manto hala inanılmaz sıcak ve akışkandır.
Tektonik hareketliliği sağlayan ana motor içerideki bu devasa sıcaklık farkıdır. Mantodaki magma alttan ısınıp yüzeye doğru çıkar, soğuyup tekrar aşağı iner. Bu devridaime konveksiyon akıntıları diyoruz. Bu güçlü akıntılar üstteki o katı kabuğu zorlar, kırar, parçalara ayırır ve dev tektonik plakaları sürekli hareket halinde tutar. Üzerinde yürüdüğümüz, gün boyu toz toprak içinde fosil aradığımız kıtalar işte bu akıntıların üzerinde yüzen devasa sallar gibidir.
Peki bu döngü nasıl kaybolur? Evrendeki her sıcak şeyin eninde sonunda soğuması gibi, gezegenin iç ısısı da zamanla uzaya kaçar. Radyoaktif bozunma yavaşlar ve iç ısı tamamen bittiğinde manto katılaşır, bahsettiğim o devridaim durur. Alttan iten bir güç kalmadığı için tektonik hareketler de tamamen sona erer. Örneğin komşumuz Mars bir zamanlar aktif volkanlara sahipti ama bugün içi büyük ölçüde soğumuş, tektonik olarak durgun bir gezegendir.
İç ısının tükenmesi gezegenin manyetik alanını da doğrudan etkiler. Bizim gezegenimizin dış çekirdeği sıvı demirden oluşur ve Dünya döndükçe dev bir dinamo gibi çalışarak bizi radyasyondan koruyan o manyetik alanı yaratır. Gelecekte bir gün gezegenin içi tamamen soğuyup katılaştığında bu dinamo da duracak. Manyetik kalkanımız çökecek ve Güneş rüzgarları atmosferimizi yavaş yavaş uzaya süpürecek.
Bilimsel gelişimin önündeki en büyük engel ne sadece parasızlık ne de süper gelişmiş laboratuvar aletlerinin eksikliği. Asıl boss fight, eldeki kaynakların hype ve sansasyon uğruna tamamen yanlış yerlere akıtılması ve kötü istatistik yüzünden bilimsel literatürün bir çöplüğe dönüşmesidir.
Bugün araştırma fonu bulmak istiyorsan, projenin gerçekten işe yaramasından ziyade medyatik durması gerekiyor. Akademideki ünlü yayın yap ya da yok ol baskısı, araştırmacıları p-hacking dediğimiz veri manipülasyonuna itiyor. Yani sırf istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulmak ve o parayı kapmak için verilerle o kadar çok oynanıyor ki, ortada tekrarlanabilir ve güvenilir bir bilim kalmıyor. Korelasyon nedensellik değildir diye bas bas bağırıyoruz ama fon dağıtan kurumlar bile bazen sadece clickbait peşinde koşabiliyor. Milyonlarca dolar, sırf gazetelerde iyi manşet olacak ama gerçekte hiçbir yere varmayan çalışmalara gömülüyor.
Teorik bilgi veya teknoloji eksiğimizden çok, eldeki bilgiyi doğru yorumlama eksiğimiz var. Toplum ve politika yapıcılar bilimsel haberlerdeki grafikleri yanlış okudukça, sahte bilim destek buluyor. Asıl devrim yaratacak, belki ilk bakışta sıkıcı duran ama teorik altyapısı sağlam temel bilim araştırmaları ise popüler olmadığı için kelimenin tam anlamıyla ghostlanıyor. Özetle, elimizde devasa veri setleri ve teknolojik imkanlar var. Fakat biz bu veriyi dürüstçe okuyacak sistemi kuramadığımız için, kendi gelişimimizi bizzat kendimiz engelliyoruz.