Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Hayır, dört ay boyunca aç karnına sarımsak yemenin beyazlayan saçları yeniden siyahlaştırdığına dair hiçbir bilimsel kanıt yoktur! Bu iddia, internette ve sosyal medyada periyodik olarak hortlayan, biyolojiden ve insan fizyolojisinden tamamen kopuk sahte sağlık safsatalarından biridir.
Saç tellerinin beyazlaması, kıl foliküllerinde bulunan melanosit kök hücrelerinin tükenmesi ve melanin pigmenti üretiminin durmasıyla gerçekleşen hücresel bir süreçtir. Kıl köklerindeki bu hücreler yaşlanma, genetik programlama ve folikülde biriken hücresel oksidatif hasar nedeniyle tükendiğinde yeni çıkan saç telleri pigmentten yoksun kalır. Hücresel düzeyde tükenmiş veya genetik ömrünü tamamlamış melanosit popülasyonunu, sadece sabahları aç karnına sarımsak yutarak yeniden canlandırmak biyolojik olarak imkansızdır! Sarımsak allisin ve kükürtlü bileşikler içeren harika bir besindir, fakat hiçbir besin kıl kökünde yok olmuş kök hücreleri sihirli bir şekilde geri getiremez. Dahası, her sabah aç karnına çiğ sarımsak tüketmek saçınızı siyahlatmadığı gibi mide mukozasını tahriş ederek ciddi gastrit ve reflü sorunlarına zemin hazırlar!
Sorunuzda belirttiğiniz İbni Sina atıfları ise modern sahte bilim tüccarlarının en sık başvurduğu maskedir! Sosyal medyada ne zaman kanıtsız bir kür pazarlansa, halk nezdinde güvenilirlik devşirmek için hemen İbni Sina gibi tarihi şahsiyetlerin adı kullanılır. Bu paylaşımların büyük kısmı tamamen hayal ürünüdür, geri kalanı ise bin yıl öncesinin dört sıvı kuramına dayanan antik tıp metinlerinin bağlamından koparılarak çarpıtılmış halidir. İbni Sina kendi dönemi için dahi bir hekimdir, ancak bin yıl önceki tıp anlayışının hücreden, DNA yapısından ve klinik deneylerden haberi yoktu. Günümüzün kanıta dayalı tıbbını ve genetik gerçeklerini yok sayıp tarihi metinleri mucizevi birer şifa kaynağı gibi sunmak halk sağlığını açıkça tehlikeye atmaktır.
Hayır, yoğurt vücuttaki zehri falan almaz. Tıpta yoğurt diye bir panzehir veya şelatör ajan yoktur, hiçbir zehirlenme tablosunda yoğurdun toksin bağlayıcı veya nötralize edici bir etkisi bulunmaz.
Duman solumuş ya da kimyasala maruz kalmış insanın ağzına zorla yoğurt tıkılması, acil servis nöbetlerimizin en can sıkıcı şehir efsanelerinden biridir. Yangın dumanında insanı zehirleyen asıl unsurlar karbonmonoksit ve hidrojen siyanürdür. Bu gazlar akciğerlerden doğrudan kana karışır, hemoglobine ve hücresel solunum enzimlerine bağlanır. Midenize indirdiğiniz bir kase yoğurdun kanda dolaşan karboksihemoglobine veya hücre düzeyindeki hipoksiye müdahale edebilecek biyokimyasal bir yeteneği yoktur.
Zehri seyreltme iddiası da fizyolojik olarak anlamsızdır. Aksine, zehirlenen birine şuursuzca yoğurt ya da sıvı yedirmek durumu çok daha ölümcül hale getirebilir. Bilinci hafif bulanık bir kişiye yoğurt yedirmeye çalışırsanız o maddeyi soluk borusuna kaçırır, hastayı maruz kaldığı toksinden değil aspirasyon pnömonisinden kaybedersiniz. Kostik bir kimyasal, yani çamaşır suyu veya asit içilmişse mideyi doldurmak kusmayı tetikler ve yemek borusu geri gelen maddeyle bir kez daha yanar. Üstelik acil serviste hastayı entübe etmemiz ya da endoskopi yapmamız gerektiğinde mideyi yoğurtla dolu bulmak müdahaleyi geciktirir.
Gerçek tıpta gastrointestinal sistemde toksin bağlamak amacıyla yoğurt değil, endikasyonu olan seçilmiş vakalarda ve ilk saatlerde aktif kömür kullanılır. Spesifik zehirlenmelerin kendine has farmakolojik antidotları vardır, duman zehirlenmesindeki karbonmonoksit için de tedavi yoğurt değil yüksek akımlı oksijendir. Kısacası yoğurdun yeri buzdolabıdır, toksikoloji literatüründe herhangi bir tedavi edici karşılığı yoktur.
Hayır, ayrıştırıcılar inorganik madde sentezlemez, organik maddeleri parçalayarak bünyelerindeki inorganik bileşikleri açığa çıkarır! Burada kilit nokta, biyolojideki "sentez" ile "yıkım" kavramlarının birbiriyle karıştırılmasıdır.
Biyokimyada sentez, küçük ve basit moleküllerin kimyasal bağlarla birleştirilip daha karmaşık moleküller haline getirilmesidir. Oysa ayrıştırıcı bakteriler ve mantarlar tam tersi bir iş yapar. Ölü organizmaları, dökülen yaprakları veya deniz tabanına çöken organik atıkları hücre dışı sindirim enzimleri ve hücresel solunum yollarıyla parçalarlar. Bu karmaşık organik moleküller parçalandıkça yapı taşları dağılır, su, karbondioksit, amonyak ve çeşitli mineral tuzları çevreye salınır. Bu sürece sentez değil, mineralizasyon yani inorganikleştirme denir!
Ayrıca hiçbir canlı kalsiyum, magnezyum, demir veya fosfor gibi inorganik elementleri yoktan var edemez ya da sıfırdan üretemez. Canlılar bu elementleri sadece besinlerle veya ortamdaki sudan hazır alır, kendi dokularına bağlar. Ayrıştırıcılar da bu organik dokuları yıkarak elementleri serbest bırakır ve madde döngülerine geri kazandırır. Yani ortada yeni bir inorganik madde sentezi yoktur, doğanın muazzam geri dönüşüm mekanizması vardır!
Bilek kalınlığı meselesini hemen netleştirelim, bu farkın temel sebebi tamamen kemik çatımız ve iskelet yapımız! Bilek bölgesinde hacim kazandıracak bir kas kütlesi bulunmaz, parmaklarımızı ve elimizi hareket ettiren kasların gövdeleri ön kolda yer alır. Bilekten ise sadece parmaklara uzanan kablo benzeri tendonlar geçer. Dolayısıyla bileğin kalınlığını neredeyse tamamen radius ve ulna kemiklerinin distal uçlarının genişliği, eklem yapısı ve üzerindeki az miktarda deri altı yağı belirler. Bu durum belirli bir ırkın etiketi kesinlikle değil, popülasyonların kendi içinde ve hatta aynı ailede bile devasa varyasyon gösteren poligenik bir genetik miras
İşin evrimsel ve genetik arka planı tam bir şölen Kemik kalınlığı ve iskelet çerçevesi tek bir genin açılıp kapanmasıyla değil, genomumuzun dört bir yanına dağılmış yüzlerce lokusun etkileşimiyle belirleniyor. Evrimsel biyolojide Allen Kuralı dediğimiz çok zarif bir adaptasyon var. Ekvatora yakın, sıcak ve kurak iklimlerde yaşayan popülasyonlar fazla vücut ısısını hızla dağıtmak için daha uzun ve ince uzuvlara evrilme eğilimi gösterirken, soğuk iklim popülasyonlarında ısıyı korumak için daha tıknaz ve kompakt kemik çatıları seçilebiliyor. Ancak güncel insan genetiği bize çok net bir gerçeği gösteriyor, türümüzdeki genetik çeşitliliğin yüzde 85 ila 90 gibi ezici bir kısmı popülasyonların kendi içinde bulunuyor. Yani belirli bir coğrafyaya veya etnisiteye bakıp genelleme yapmak imkansız, her popülasyonda hem çok ince hem de oldukça kalın bilekli bireyler görünüyor.
Peki işlevsel olarak bir fark yaratıyor mu derseniz, günlük yaşam aktivitelerinde veya ince motor becerilerde hiçbir dezavantaj ya da üstünlük yaratmıyor Piyano çalmak, klavyede yazmak veya hassas işler yapmak gibi ince motor hareketlerde bileğin ince ya da kalın olması performansı etkilemiyor. Fark yalnızca biyomekanik ve yüksek mekanik yükler söz konusu olduğunda ortaya çıkıyor. Kalın bilekler daha geniş kemik kesit alanına ve eklem yüzeyine sahip olduğu için ağır yükleri dağıtmada doğal bir avantaj sağlıyor. Hatta spor biliminde maksimum doğal kas kütlesi potansiyeli hesaplanırken bilek çevresinin ölçülmesi boşuna değil, iskelet temeli ne kadar genişse taşıyabileceği kas yükü de o kadar artıyor. Buna karşılık çok dar kemik kanalına veya kare şeklinde bilek oranına sahip bireylerde karpal tünel sendromu gibi sinir sıkışması riskleri biraz daha yüksek olabiliyor fakat bu da tek başına bir kader değil, doku elastikiyeti ve kullanım alışkanlıkları gibi birçok faktörle birlikte şekilleniyor.
Planck uzunluğundan daha küçük fiziksel bir uzunluk birimi tanımlayan, kabul görmüş veya kanıtlanmış bir teorimiz yoktur. Ancak teorik fizikte Planck uzunluğu (yaklaşık 1,6 x 10-35 metre), sanılanın aksine evrenin kesinlikle bölünemez en küçük pikseli veya nihai bir tuğlası olmak zorunda değildir. Bu ölçek, mevcut fizik yasalarımızın, özellikle genel görelilik ile kuantum mekaniğinin birlikte çalışamadığı ve ölçüm çözünürlüğümüzün tükendiği kuramsal bir sınırdır.
Derste öğrencilerime kuantum fiziğine giriş yaptığımda tahtaya bu minik sayıyı yazdığım an sınıftan hemen bir soru patlar: "Hocam cetveli daha ince bölsek ne olur, atomaltı cetvelimiz mi yetmiyor?" Hatta geçen gün bir sınav kağıdında "Planck uzunluğu evrenin Minecraft bloklarıdır" cevabını görünce hem güldüm hem de veli toplantılarının tüm yorgunluğu bir anda uçup gitti :) Aslında durum bir teknoloji veya cetvel yetersizliğinden çok daha derindir.
Bir mesafeyi veya yapıyı incelemek için üzerine yüksek enerjili bir parçacık, örneğin bir foton göndermeniz gerekir. Kuantum mekaniğindeki belirsizlik ilkesine göre, baktığınız alan küçüldükçe kullandığınız parçacığın enerjisini artırmak zorundasınız. Planck ölçeğinden daha küçük bir mesafeyi ayırt etmeye çalışırsanız, o küçücük uzay bölgesine o kadar devasa bir kütle ve enerji yığarsınız ki genel görelilik devreye girer ve orada mikroskobik bir kara delik oluşur. Bu kara delik de incelemek istediğiniz alanı olay ufkunun ardına hapseder. Enerjiyi daha da artırdığınızda kara delik küçülmek yerine daha da büyür, yani daha derine bakmak isterken daha büyük bir kör noktayla karşılaşırsınız.
Teorik fizik modelleri bu sınıra farklı açıklamalar getirir. Yerçekimini hesaba katmayan standart kuantum alan teorisinde uzay zaman pürüzsüz ve süreklidir, yani matematiksel olarak Planck uzunluğunun altına inmekte hiçbir engel yoktur. Sicim teorisinde ise temel yapı taşları noktasal parçacıklar değil, Planck ölçeğine yakın boyutlardaki tek boyutlu sicimlerdir. Bu teorideki T-dualitesi adı verilen simetri, Planck ölçeğinin altına inmeye çalıştığınızda matematiğin tersine dönerek aslında yeniden büyük ölçekleri tarif ettiğini gösterir. Döngüsel kuantum kütleçekimi yaklaşımında ise uzayın alan ve hacim operatörleri kesikli paketler halindedir.
Özetle, Planck ölçeğinin ötesinde daha küçük bir uzunluk birimi tanımlayan yeni bir standart teori yoktur. Planck uzunluğu, doğanın kesilmiş nihai yapı taşı olmaktan ziyade, uzay ve zamanı klasik anlamda mesafe olarak tanımlama yeteneğimizi kaybettiğimiz fiziksel sınırdır.