Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
en iyi/kötü anılarımız bedensel ve mental hazlarımızın tatmin olması ya da yaralanması sonucunda ortaya çıkıyor.
hayatın kendisini çok belirgin olmasa da ,şimdilik, canlı-cansız ve yine çok net olmasa da yaşayan canlının bilinçli olup olmadığına bağlı olarak sınıflandırıyoruz. canlılığın kökenine ilişkin olarak elbette bir dizi bilimsel veriye sahibiz ama referans noktası gezegenimizle sınırlı olduğu için bu verileri evrensel ölçekte doğrulayamıyoruz. düşünme yetimiz için de aynı durum geçerlidir; yani düşünmemizin özgün ve ayırt ediciliğine dair kesin bilgiye sahip değiliz dolayısı ile düşünebilmenin kökeni ve kaynaklarını sınıflandırmak için yeterli ve yetkin bir konumda değiliz.
sorunuzun komplike mahiyetini anlayabildiysem eğer şu tümceyle yanıtımı tamamlamak isterim; insan olmanın varoluşsal sorunlarını henüz aşabilmiş değiliz, bundan dolayıdır iki de bir didişmelerimiz.
Kısa ve net cevap: Hayır. Proteinli yemekleri yoğurtla birlikte tüketmek ne protein emilimini azaltır ne de kas protein sentezini engeller. Sosyal medyada veya spor salonu köşelerinde türeyen bu iddia, biyokimya ve sindirim fizyolojisinden nasibini almamış tipik bir şehir efsanesidir.
İnsan sindirim sistemi sahte sağlık gurularının sandığı kadar kırılgan çalışmıyor. Tükettiğiniz proteinler midede hidroklorik asit ve pepsin ile denatüre olup parçalanmaya başlar. Ardından onikiparmak bağırsağında pankreasın tripsin ve kimotripsin gibi proteolitik enzimleri devreye girer. Proteinler serbest amino asitlere ve küçük peptitlere ayrılarak ince bağırsaktaki taşıyıcılar vasıtasıyla kana geçer. Yoğurttaki kalsiyumun bu proteolitik enzimleri bloke ettiği iddiası biyokimyasal açıdan tamamen mesnedsizdir. Hatta tripsin gibi enzimlerin yapısal kararlılığını koruyabilmesi için ortamda fizyolojik kalsiyum iyonlarının bulunması şarttır.
Yoğurt proteini yok etmek bir yana, kendisi zaten kazein ve peynir altı suyu proteini içeren son derece kaliteli bir lösin ve amino asit kaynağıdır. Yoğurttaki kazein asidik mide ortamında pıhtılaşır ve mide boşalmasını bir miktar yavaşlatır. Bu durum emilimi durdurmaz veya azaltmaz, tam aksine amino asitlerin kana daha zamana yayılmış ve dengeli bir şekilde salınmasını sağlayarak kas yıkımını baskılamaya yardımcı olur. Tavuğun veya etin yanına yoğurt eklediğinizde proteini heba etmezsiniz, öğünün toplam kaliteli protein miktarını artırırsınız.
Peki bu hurafe nereden çıkıyor? Muhtemelen fizyoloji bilmeyen alternatif tıp ve beslenme heveslilerinin kalsiyum ile demir emilimi arasındaki etkileşimi proteine uyarlamasından kaynaklanıyor. Yüksek miktarda kalsiyum, ince bağırsaktaki taşıyıcılar düzeyinde demir mineralinin emilimiyle geçici bir rekabete girebilir. Ancak minerallerin emilimi ile proteinlerin enzimatik hidrolizi ve amino asit taşınması taban tabana farklı süreçlerdir. Biri mineral emilim yoludur, diğeri makro besin sindirimidir.
Özetle, tabağınızdaki etin yanına yoğurdunuzu gönül rahatlığıyla koyabilirsiniz. Sosyal medyadaki sahte uzmanların uydurduğu masallarla beslenmenizi kısıtlamanıza hiç lüzum yok.
Merhaba
Bu durum psikolojide en çok yaklaşma kaçınma çatışması ve empatik sıkıntı kavramlarıyla açıklanabilir.
Şöyle ki;
A kişisi, B kişisini önemsediği için yardım etmek ister lakin yardımın getireceği sorumluluk, yetersiz kalma korkusu veya B’nin yaşadığı sıkıntıyı kendi üzerinde hissetmesi A kişisinde geri çekilme isteği meydana getirebilir. Yani ortada sevgisizlik değil, aynı anda çalışan yardım etme ve kendini koruma eğilimleri vardır. A kişisinin önce kendi sınırını dürüstçe belirlemesi gerekir. “Seni önemsiyorum fakat bu yükü tek başıma taşıyabilecek durumda değilim” demek, yardım etmeyi bütünüyle reddetmek anlamına gelmez. Yapabileceği yardımı somut biçimde belirleyebilir dinlemek, doğru kişiye yönlendirmek veya kısa süreli destek olmak gibi. Yapamayacağı bir şeyi üstlenip sonradan geri çekilmektense, baştan açık olmak daha sağlıklıdır. Eğer B kişisinin durumu kendisine zarar verme veya ciddi bir kriz ihtimali taşıyorsa konu mutlaka profesyonel desteğe yönlendirilmelidir. Ve bence insan, bir başkasını kurtarmaya çalışırken kendisini batırmak zorunda değildir. Lakin hiçbir açıklama yapmadan uzaklaşmak yerine sınırını dürüstçe söyleyip mümkünse başka bir yardım yolu göstermek gerekir. Zira sağlıklı yardım, kişinin kendisini yok sayarak değil yapabilecekleri ile yapamayacaklarını bilerek verdiği destektir. Saygılarımla.
Kısa ve net cevap: Hayır, sadece prokaryotlar oksijensiz solunum yapmaz. Biyoloji ders kitaplarının hafızalara kazıdığı bu ezber pratik bir genelleme gibi sunulsa da, ökaryotlar aleminde de elektron taşıma zincirini oksijen harici son alıcılarla çalıştırıp gerçek anlamda oksijensiz solunum yapan canlılar bulunur.
Burada öncelikle laboratuvarda bile bazen ağız alışkanlığıyla birbirine karıştırılan temel bir ayrımı netleştirmek şart. Fermantasyon ile oksijensiz solunum aynı biyokimyasal süreç değildir. Çizgili kaslarımızda laktik asit veya mayalarda etil alkol üreten mekanizma fermantasyondur, solunum değildir. Bir yolağa biyokimyasal olarak solunum diyebilmemiz için bir elektron taşıma sistemi ve zar boyunca proton gradyanı bulunması zorunludur. Oksijensiz solunumda da bu sistem aynen işler, tek fark son elektron alıcısının oksijen yerine nitrat, sülfat, kükürt veya fumarat gibi alternatif bir molekül olmasıdır.
İşte bu mekanizmanın yalnızca bakterilere ve arkelere özgü olduğu kabulü güncel hücre biyolojisi verileriyle geçerliliğini yitirdi. Örneğin deniz tabanındaki anoksik çökeltilerde yaşayan Globobulimina turgida gibi bazı bentik foraminifer türleri, oksijensiz ortamda hücre içi nitrat depolarını kullanarak tam denitrifikasyon yapar. Yani mitokondriyal elektron taşıma sistemlerinde son elektron alıcısı olarak nitratı kullanırlar. Benzer şekilde Fusarium oxysporum gibi bazı mantarlar da mitokondrilerinde nitrat solunumu yürütebilir. Hatta bağırsak gibi hipoksik ortamlarda tutunan Ascaris suum gibi parazit solucanlarda, mitokondrinin son elektron alıcısı olarak fumarat kullandığı anaerobik solunum yolakları ayrıntılı biçimde gösterilmiştir.
Kısacası prokaryotlar metabolik esneklik ve çeşitlilik konusunda tartışmasız lider olsa da, oksijensiz solunum yeteneği ökaryotlara bütünüyle kapalı bir alan değildir. Biyolojide bir kural ne zaman sadece prokaryotlara zimmetlense, çamurdan yeni bir ökaryot izole edilip makalesi çıktığında o kural esnemek zorunda kalıyor.
Hücre teorisi, canlılığı mistik güçlerle veya birbirinden kopuk yapı modelleriyle açıklamaya çalışan dönemin kafa karışıklığını bitirip yeryüzündeki tüm yaşam formlarını ortak, somut ve mikroskobik tek bir yapı biriminde birleştirdiği için biyolojinin en büyük dönüm noktasıdır.
1830'ların sonuna kadar bitkiler ve hayvanlar sanki tamamen ayrı evrenlerin kurallarına tabiymiş gibi inceleniyordu. Matthias Schleiden ve Theodor Schwann'ın ortaya koyduğu ilk temel önermeler, bütün canlı organizmaların bir veya birden fazla hücreden meydana geldiğini ve hücrenin yaşamın en küçük işlevsel birimi olduğunu gösterdi. Bu tespit, biyolojiyi canlıları sadece dış görünüşüne göre kataloglayan sığ bir doğa tarihi merakı olmaktan çıkarıp evrensel bir ilkeler bütününe kavuşturdu.
Teorinin asıl zihniyet devrimi yaratan ayağı ise canlılığın devamlılığı ilkesi oldu. Yüzyıllardır süregelen, kirli çamaşırlardan fare ya da çürüyen etten kurt türediğini savunan o meşhur kendiliğinden oluşum safsatası bu sayede temelinden sarsıldı. Rudolf Virchow'un netleştirdiği biçimiyle, her hücrenin ancak kendinden önceki bir başka hücrenin bölünmesiyle var olabileceği gerçeği, yaşamın kesintisiz bir soy zinciri olduğunu kanıtladı. Böylece evrimsel biyolojinin ve modern genetiğin üzerine inşa edileceği zemin hazırlanmış oldu.
Kısacası hücre teorisi, biyolojiyi ne idüğü belirsiz yaşamsal güç veya cevher gibi soyut iddiaların tahakkümünden kurtardı. Canlılığı felsefi bir tartışma konusu olmaktan çıkarıp doğrudan gözlemlenebilen, bölünebilen ve metabolik süreçleri incelenebilen fiziksel bir gerçekliğe oturttu.
Teorik olarak biyolojik yaşlanmasını sıfırlayabilse de, mükemmel bir akvaryum ortamında bile pratik olarak sonsuza kadar yaşayamaz! Doğadaki yırtıcıları ve açlığı tamamen ortadan kaldırsanız dahi, hücresel düzeydeki hata birikimleri, patojenler ve bu sıfırlanma sürecinin kendi hassas sınırları er ya da geç canlının ölümüne yol açar. Üstelik bu süreç, aynı bireyin kesintisiz olarak sonsuza dek yüzmesi demek de değildir!
Bu minik canlının yaptığı şey gerçekten büyüleyici! Turritopsis dohrnii, fiziksel stres, hasar veya yaşlanma hissettiğinde serbest yüzen medüz formundan geriye doğru bir dönüşüm başlatır. Transdiferansiasyon dediğimiz bu olağanüstü hücresel süreçte, özelleşmiş hücreler yeniden kök hücre benzeri yapılara döner. Canlının şemsiyesi ve dokuları eriyip tabana tutunur, ardından sıfırdan bir polip kolonisi filizlenir! Yani akvaryumda izole ettiğiniz o medüz aynı bedenle sonsuza kadar süzülmez, kendi dokularını eritip genetik klonlarını üretecek bir polip yuvasına dönüştürür.
Laboratuvarda bu senaryoyu gerçeğe dönüştürmeye çalışan araştırmacılar oldu, özellikle Japonya'daki meşhur çalışmalarda bu döngünün peş peşe defalarca tekrarlandığı görüldü! Tek bir soydan gelen dokuların on kereden fazla gençleşip yeniden denizanaları oluşturduğu kaydedildi. Fakat ne kadar özenli olursanız olun, akvaryum koşullarında su kalitesindeki ufak bir sapma ya da mikroskobik bakteri ve mantar enfeksiyonları bu narin canlının sonunu getirir. Her başa sarma denemesi de başarıyla sonuçlanmaz, bazen hücreler polip formunu yeniden kuramadan parçalanıp yok olur.
İşin içine hücresel sınırlar da girer. Yaşlanma fizyolojik olarak sıfırlansa bile, her DNA kopyalanmasında ve hücresel bölünmede somatik mutasyon riski vardır. Zaman içinde birikebilecek genetik bozulmalar biyolojik işleyişi durdurabilir. Kısacası biyolojik ölümsüzlük yok edilemezlik demek değildir, sadece yaşlanmaya karşı inanılmaz bir kaçış mekanizmasıdır ve hiçbir akvaryum bu hassas canlıyı sonsuzluk boyunca kusursuz tutamaz!