Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Ahlak bir toplumun varlığını idame ettirebilmesi için gereken yapı taşlarının temelini oluşturur. Bir toplumun var olarak kalabilmesi için bir çok şartı sağlaması gerekir ve bunların en başında toplumun uyum içerisinde var olması şartı gelmektedir. Bu uyumun ana şartı olarak da evrensel bir ahlak anlayışı olarak kabul görmüyor olsa bile toplumun içerisinde bir ahlak anlayışının yerleşmiş olması gerekmektedir. Günümüzde de zaten her toplumda ahlak anlayışının birebir aynı olmadığı çok net olarak fark edilebilir.
Dolayısıyla ahlağın toplumda nasıl yerleşik hale geldiği sorusu ahlak olgusunun toplumdan bağımsız ve sonradan gelişen bir olgu olduğunu varsaymaktadır. Oysa ahlak toplumsal ilişkiler kurulurken ortaya çıkan ve bu ilişkiler geliştikçe biçimlenen bir yapıya sahiptir. Aile, kültür ve eğitim gibi şeyler ise bu ahlağı nesilden nesile aktararak kalıcılığı sağlar.
Kozmonotların Salyut 7 istasyonunda bildirdiği turuncu ve mavi ışımalar, popüler efsanelerin veya toplu halüsinasyon iddialarının ötesinde, doğrudan yörünge mekaniği ve uzay ortamı fiziğiyle açıklanan somut optik olgulara dayanır. Bu ışıkların temelinde gövde yüzeyindeki atomik oksijen tepkimeleri, tahliye edilen yakıt veya soğutma sıvılarının yarattığı kristal saçılmaları ve retinayı uyaran kozmik ışın fosfenleri yer alır.
Kozmonotların pencerelerden içeri dolduğunu söylediği o yoğun turuncu parıltı, literatürde uzay aracı ışıması (spacecraft glow) olarak tanımlanan kimyasal bir etkileşimdir. Alçak Dünya yörüngesinde saniyede yaklaşık sekiz kilometre gibi akılalmaz bir hızla ilerleyen bir istasyon, termosferdeki son derece reaktif tek atomlu oksijenle doğrudan çarpışır. Aracın hareket yönüne bakan yüzeylerinde biriken azot oksit molekülleri bu oksijenle hızla tepkimeye girer. Ortaya çıkan uyarılmış azot dioksit molekülleri temel enerji seviyesine dönerken dış gövdeyi saran kızıl ve turuncu tonlarda foton yayar. Kötü çevrilmiş belgesel altyazılarında sıkça mistik bir alev veya melek halesi diye tercüme edilip köpürtülen bu görüntü, aslında yörüngesel hızdaki sürtünmenin tetiklediği saf bir kemilüminesans olayıdır.
Mavi ışık ve parlamalar ise iki farklı fiziksel kaynaktan beslenir. Birincisi, istasyonun yönelimini korumak için ateşlenen reaksiyon kontrol sistemi iticilerinden çıkan gazlar ve arızalı soğutma döngüsünden uzay boşluğuna sızan atık sıvılardır. Vakum ortamında anında donan mikro buz kristalleri, Güneş ışığıyla karşılaştığında Rayleigh saçılması yaratarak uzay boşluğunu belirgin bir mavi tona boyar. İkincisi ise kozmonotların göz küresinin içinde hissettiği kozmik ışın fosfenleridir. Yüksek enerjili yüklü parçacıklar gözün camsı sıvısından geçerken ışığın o ortamdaki faz hızını aşar, mikroskobik Çerenkov ışıması üreterek retinayı tetikler. Bu durum, dışarıda hiçbir kaynak olmasa bile astronotun gözünde ani mavi ve beyaz ışık çakmaları yaratır.
Salyut 7 görevleri, özellikle de istasyonun donup körleştiği 1985 yılındaki o ünlü kurtarma uçuşu, sıfırın altındaki kabin sıcaklığı ve yüksek karbondioksit baskısı altında yürütüldü. Bu ağır fiziksel koşullar personelin görsel hassasiyetini zorlamış olabilir, fakat tanık olunan ışıklar uydurma bir serap değil, termosfer kimyası ile radyasyon fiziğinin uzaydaki gerçek birer tezahürüdür.
Karadeniz'de hiçbir gerçek deniz yılanı türü yaşamaz. Arkadaşınızın Köstence kıyısında su altında görüp fotoğrafladığı canlı, okyanuslardan gelen zehirli bir tür değil, karnını doyurmak için denize dalmış yerli bir damalı su yılanıdır (Natrix tessellata).
Biyolojik olarak gerçek deniz yılanları (Hydrophiinae alt familyası) sadece Hint ve Pasifik okyanuslarının sıcak, tropikal sularında yaşar. Akdeniz'de dahi yerli bir deniz yılanı popülasyonu bulunmazken Karadeniz'in soğuk kış şartlarında bu canlıların hayatta kalması fizyolojik olarak imkansızdır. Karadeniz kıyılarında yüzerken veya dalarken görülen yılanlar, Colubridae familyasına mensup, tamamen zehirsiz ve insan için hiçbir tehlikesi olmayan yarı sucul türlerdir.
Burada yeni ya da olağanüstü bir adaptasyon süreci de söz konusu değil. Damalı su yılanları tatlı su havzalarına bağlı bilinse de Karadeniz'in düşük tuzluluk oranı onlar için fazlasıyla elverişlidir. Özellikle Köstence ve Dobruca kıyılarındaki dalgakıranlar, liman taşları ve kayalıklar, bu hayvanlar için mükemmel bir avlanma sahasıdır. Temel besinleri olan kaya balıklarını (Gobiidae) avlamak için denize dalar, dakikalarca su altında pusuya yatar ve avını yakalayıp yutmak için kıyıdaki kayalara çıkar.
Doğayı belgesellerdeki tropik fantezilerle okumaya alıştığımız için denizde kıvrılan bir sürüngen görünce aklımıza hemen okyanusların ölümcül yılanları geliyor. Oysa karşımızdaki durum gayet sıradan bir kıyı ekosistemi dinamiğidir. Sıkıştırılmadığı sürece kimseye zararı olmayan, köşeye sıkışınca da ısırmak yerine kötü kokulu bir sıvı salgılayıp ölü taklidi yapan bir tatlı su yılanı, sadece kayaların arasında rızkını arıyor.
Kulaktan kulağa yayılan o meşhur efsaneyi doğrudan çöpe atalım: Hayır, burnunuzu karıştırmak burun deliklerinizi kalıcı olarak büyütmez veya burnunuzun anatomik şeklini genişletmez! Burun deliklerinin boyutu ve şekli, parmakla esnetilip kalıbı bozulacak bir oyun hamuru değildir.
Burun yapımızın, burun kanatlarının ve deliklerinin formunu belirleyen asıl güç genetik mirasımızdır. Yapılan geniş çaplı genom analizleri, yüz ve burun morfolojisinin çok sayıda gen tarafından sıkı bir biyolojik denetimle yönetildiğini kanıtlıyor. Burun kanatlarındaki ve ucundaki kıkırdaklar, yüksek oranda kollajen ve elastin lif içeren son derece dirençli bir mimariye sahiptir. Bu kıkırdak doku mekanik basınca maruz kaldığında geçici olarak esner, ardından sahip olduğu elastik toparlanma kabiliyetiyle orijinal formuna hızla geri döner. Dolayısıyla gün içinde parmağınızla uyguladığınız kuvvet, genetik olarak kodlanmış bu kıkırdak çatıyı kalıcı şekilde genişletemez veya yeniden modelleyemez.
Fakat deliklerin büyümemesi, bu eylemin dokularınıza zarar vermediği anlamına kesinlikle gelmiyor! Tıpta rinotilloksomani olarak adlandırılan kompulsif burun karıştırma alışkanlığı, burun mukozasında kronik erozyona, tekrarlayan kanamalara ve mikrobiyal kolonizasyonlara zemin hazırlar. Hatta kronik travmaya maruz kalan vakalarda kıkırdak genişlemek bir yana aşınabilir, burun bölmesinde delinme anlamına gelen septum perforasyonu gelişebilir. Özetle burun delikleriniz bu alışkanlıkla devasa boyutlara ulaşmaz ama burnunuzun iç doku bütünlüğünü ve sağlığını çok ciddi şekilde tahrip edebilirsiniz.
Kapalı formüle bakarak tek bir istisna bile barındırmayan kusursuz bir kural arıyorsanız, boşuna vakit kaybetmeyin çünkü doğada böyle bir kural yok. Organik ve inorganik ayrımı evrenin değişmez bir doğa yasası değil, kimyacıların laboratuvarda işleri kolaylaştırmak için benimsediği tarihsel ve pratik bir uzlaşıdan ibarettir.
Müfredatların yıllardır ezberlettiği kestirme tanımların hepsi ilk gerçek kimyasal temasla çöker. İçinde hidrojen ve karbon bulunması şart derseniz, tek bir hidrojen bile içermeyen tetraklorometan (CCl4) ya da hekzaklorobenzen gibi katıksız organik moleküller açıkta kalır. Karbon karbon bağı ararsanız, tek karbonlu metan veya formik asidi kapının önüne koymuş olursunuz. İşin ilginç yanı, HCN molekülü hem karbon hem hidrojen taşır. Hatta IUPAC sistematiğinde formonitril adıyla organik bir nitril muamelesi görür. Yine de sulu çözeltideki davranışı halojen asitlerine benzediği ve siyanür tuzları mineral tuzları gibi davrandığı için geleneksel olarak inorganik kabul edilir.
Bikarbonat (HCO3) ve karbonik asit meselesi de tamamen yapının ve bağların kimyasal doğasıyla ilgilidir. Karbonat iyonu, tıpkı sülfat veya nitrat gibi davranan tipik bir mineral anyonudur. Karbon atomunun tamamen oksitlendiği bu yapılarda, organik kimyanın omurgasını oluşturan kovalent karbon iskeletleri ve reaksiyon dinamikleri bulunmaz. Bir molekülün organik olup olmadığını kapalı formüldeki harf diziliminden değil, karbonun yükseltgenme basamağından, kurduğu kovalent bağların niteliğinden ve kimyasal reaksiyon mekanizmalarından anlarsınız.
Doğa insanların ders kitaplarındaki düzen takıntısına göre şekil almaz. Sınırda kalan birkaç molekülü tek bir kapalı formül kuralına sığdırmaya çalışmak nafile bir çabadır, çünkü o sınır doğanın kendisinde değil, bizim sınıflandırma hevesimizde yatar.
Dağlar olmasaydı sadece dümdüz bir yeryüzünde yürüyor olmazdık, Dünya iklimi, tatlı su sistemleri ve biyolojik çeşitlilik bugünkünden bütünüyle farklı, son derece tekdüze ve kırılgan bir yapıya bürünürdü. Dağlar gezegenin doğal su kuleleri, atmosferik hava seti ve küresel karbon dengesinin ana merkezleridir, onların yokluğu karasal yaşamı temelinden sarsardı.
Öncelikle küresel su ve yağış dengesi kökten değişirdi. Dağ sıraları, okyanuslardan gelen nemli hava kütlelerini yükselmeye zorlayarak orografik yağışları tetikler ve zirvelerindeki buzullar ile kar örtüsü sayesinde nehirleri sürekli besler. Dağlar bulunmasaydı hava akımları kıtaların içlerine dirençle karşılaşmadan akar, yağışlar öngörülemez biçimde dağılır ve Amazon, Ganj veya Tuna gibi kıtaları boydan boya besleyen tatlı su damarları doğamazdı. Nehirler yerine durgun sığ bataklıklar ile kavurucu kurak ovaların hakim olduğu geniş araziler görürdük.
İkinci kritik darbe gezegenin termostatına inerdi. Dağ oluşumuyla yüzeye çıkan taze silikat kayaları, yağmur suyuyla kimyasal tepkimeye girerek atmosferdeki karbondioksiti bağlar ve nehirler yoluyla okyanus tabanına kilitler. Bu kimyasal ayrışma Dünya'nın aşırı ısınmasını önleyen en güçlü doğal frendir. Dağların olmadığı bir dünyada bu mekanizma durma noktasına gelir, atmosferde sera gazları kontrolsüzce birikir ve iklim aşırı sıcak, dengesiz dönemlere savrulurdu. Ayrıca okyanuslara taşınan fosfor ve demir gibi mineraller kesileceği için denizel besin zinciri de tabandan çökerdi.
Jeolojik açıdan baktığımızda ise dağların bulunmaması, levha tektoniğinin hiç çalışmadığı anlamına gelirdi. Levha hareketleriyle yükselmeyen bir gezegende rüzgâr ve su aşındırması durmaksızın işler, yüz milyonlarca yıl içinde tüm kıtaları deniz seviyesine kadar aşındırıp düzleştirirdi. Sonuçta kara parçaları yükseltisini kaybedip sular altında kalır, gezegen devasa ve sığ bir okyanus dünyasına dönüşürdü.
Biyolojik açıdan ise canlı evrimi bugünkü zenginliğinin yanına bile yaklaşamazdı. Dağlar sundukları rakım farkları, farklı sıcaklık basamakları ve mikroiklim cepleriyle canlı popülasyonlarını birbirinden yalıtır. Bu coğrafi izolasyon türleşmenin en büyük motorudur. Dümdüz bir yeryüzünde canlılar birbirinden kolayca ayrılamaz, yeni türlerin evrimi fazlasıyla yavaşlar ve fosil kayıtlarında izlediğimiz o büyüleyici canlı çeşitliliği hiçbir zaman ortaya çıkamazdı.