Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Hayır, RNA kendini eşleme yeteneğini kaybetmedi, ama bu iş artık kendi başına yürümüyor. Ayrıca "RNA DNA'ya dönüştü" ifadesi de tam doğru olmaz. Daha doğrusu, genetik bilginin uzun süreli depolanması görevi DNA'ya devredildi, RNA ise başka işlerde (ve kimi canlılarda hâlâ genom olarak) kullanılmaya devam etti.
Ribonükleotid redüktaz ne yapıyor? Bu enzim, ribonükleotidlerin (ATP, GTP, CTP, UTP'nin öncülleri) şekerindeki 2' konumunda bulunan hidroksil grubunu kaldırarak deoksiribonükleotidleri üretir. Yani DNA yapı taşlarını sağlayan bir enzimdir. RNA'yı DNA'ya çeviren bir mekanizma değildir. Bir RNA molekülü "dönüşmez"; hücre, önce serbest nükleotid havuzunda DNA yapı taşlarını üretir, sonra DNA polimeraz bunları şablon bir zincire göre bağlar.
Neden DNA öne çıktı? 2' hidroksil grubu RNA'yı kimyasal olarak daha kararsız yapar, çünkü bu grup komşu fosfodiester bağına saldırıp zinciri kolayca kesebilir. DNA'da bu grup yoktur, dolayısıyla uzun genomları taşımak için daha dayanıklıdır. Ek olarak, urasilin sitozinden kaynaklanan hasarla karışması sorunu DNA'da timin kullanılmasıyla çözülmüştür: sitozin deamine olup urasile dönüşünce, DNA'da urasil "yabancı" olduğu için onarım sistemleri tarafından fark edilip düzeltilebilir.
RNA'nın eşlenmesi bugün nasıl? RNA genomlu virüsler (SARS-CoV-2, influenza, hepatit C gibi) RNA'ya bağımlı RNA polimeraz sayesinde genomlarını doğrudan RNA'dan RNA'ya kopyalar. Bu enzimin hücreli canlıların çoğunda bulunmaması, "RNA eşleyemiyor" izlenimini yaratıyor. Aslında RNA'yı kopyalamak kimyasal olarak mümkün, ama RNA polimerazlar normal hücrelerde şablon olarak DNA'yı kullanır (transkripsiyon). Ayrıca retrovirüsler ters transkriptaz ile RNA'dan DNA üretir.
Peki "RNA dünyası" nerede devreye girer? RNA dünyası hipotezine göre yaşamın erken evresinde RNA hem bilgi taşıyor hem de katalizör olarak çalışıyordu. Laboratuvarda, RNA'yı kopyalayabilen ribozimler (RNA enzimleri) geliştirildi, ancak bunlar henüz tam anlamıyla kendini eksiksiz çoğaltabilen bir sistem değil. Bu nedenle "ilk başta RNA kendini eşliyordu" ifadesi bir hipotezdir, kesinleşmiş bir tarih değildir. Ribonükleotid redüktazın bu geçişte kilit rol oynadığı yaygın olarak kabul edilir, ama sürecin ayrıntıları hâlâ tartışmalıdır.
Özetle: DNA, genetik bilgi arşivi rolünü üstlendi, RNA ise ortadan kalkmadı. Hücrelerde mRNA, tRNA, rRNA olarak ve virüslerde genom olarak varlığını sürdürüyor.
Başlamıyor. Krebs döngüsü, asetil-CoA'nın oksaloasetatla birleşip sitrat vermesiyle başlar. Asetil-CoA yoksa döngü de dönmez. Sorudaki karışıklık, "oksijensiz" ifadesinin iki ayrı olayı kapsamasından çıkıyor: fermantasyon ve anaerobik solunum.
Fermantasyonda (laktik asit, etanol fermantasyonu) amaç tek şey, glikolizde harcanan NAD⁺'yı yeniden üretmektir. Piruvat laktata ya da etanole gider. Bazı bakterilerde piruvattan asetil-CoA da oluşur (piruvat-format liyaz ya da piruvat:ferredoksin oksidoreduktaz ile) ama bu asetil-CoA döngüye girmez, asetat veya etanol yoluna yönlendirilir. İnsan hücrelerinde de durum benzer: oksijen yokken elektron taşıma zinciri NADH'yi yükseltemediği için NADH birikir, piruvat dehidrogenaz ile döngünün NADH üreten basamakları (izositrat dehidrogenaz, α-ketoglutarat dehidrogenaz) geri bildirimle yavaşlar. Yani döngü aslında asetil-CoA yokluğundan değil, NAD⁺ yokluğundan tıkanır.
Anaerobik solunumda ise oksijen yerine nitrat, sülfat, fumarat gibi başka bir son elektron alıcısı kullanılır. Burada piruvat yine piruvat dehidrogenaz ya da benzeri bir enzimle asetil-CoA'ya çevrilir ve döngü çalışabilir. Elektronlar zincirden nitrata verildiği için NAD⁺ yenilenir. Nitrat kullanan bazı bakteriler (örneğin denitrifikasyon yapanlar) bunun iyi bir örneğidir. Yani asetil-CoA'sız bir başlangıç yoktur, sadece oksijensiz bir elektron çıkışı vardır.
İlginç istisnalar da var. E. coli anaerobik koşullarda döngüyü bütün halde çalıştırmaz, ikiye böler: oksidatif kol 2-oksoglutarata kadar, redüktif kol ise oksaloasetattan süksinata kadar ilerler ve ikisi biyosentez için ara ürün sağlar. Yeşil sülfür bakterileri gibi bazı anaeroplarda ise tersine Krebs döngüsü işler. Bu döngü asetil-CoA'yı harcamaz, tersine CO₂ bağlayarak asetil-CoA üretir.
Özetle: asetil-CoA olmadan klasik Krebs döngüsü başlamaz. Oksijensiz ortamda ya hiç çalışmaz (fermantasyon), ya asetil-CoA yine oluşur ve başka bir elektron alıcısıyla çalışır (anaerobik solunum), ya da döngü bölünmüş veya tersine bir biçimde işler.
Evet, bilimsel açıklaması var ve cin ya da Al Karısı gerekmiyor. Doğum sonrası dönemde görülen "varlık görme", tıpta çoğunlukla doğum sonrası psikoz (puerperal psikoz), daha hafif vakalarda ise uykusuzluk, ateş, enfeksiyon veya ağır duygudurum bozukluğu ile açıklanan bir halüsinasyon tablosudur.
Doğum sonrası psikoz her 1000 doğumda yaklaşık 1 ila 2 kadında görülür. Genellikle doğumdan sonraki ilk iki hafta içinde, çoğu zaman ilk günlerde başlar. Belirtiler arasında görsel ve işitsel halüsinasyonlar, sanrılar, uykusuzluk, huzursuzluk, kafa karışıklığı ve bebekle ilgili garip inanışlar bulunur. Hastanın "odada biri var", "bebeğimi almaya geliyor" demesi klasik bir hikâyedir. Bu bir acil durumdur, çünkü hem anne hem bebek için intihar ve infantisid riski vardır. Risk özellikle daha önce bipolar bozukluğu veya doğum sonrası psikoz öyküsü olanlarda yüksektir, ama ilk kez de çıkabilir.
Mekanizma tam çözülmüş değil, ama bilinen katkılar şunlar:
Hamilelik sırasında da uyku bozulması, kaygı ve hipnagojik/hipnopompik halüsinasyonlar (uykuya dalarken ya da uyanırken görülen sahne ve gölgeler) sık yaşanır. Uyku felci de ağır uykusuzlukta artar ve "göğsüme oturan, odada duran bir şey" deneyimini üretir. Dünya genelinde bu deneyim kültürel çerçeveye göre yorumlanır, bizde cin ya da Al Karısı, başka kültürlerde başka varlıklar olarak.
Al Karısı ise tıbbi bir olgu değil, folklorik bir anlatıdır. Eski toplumlarda lohusalık, ölümcül enfeksiyonların (lohusa humması, yani puerperal sepsis) ve doğum sonrası kanamaların çok sık olduğu bir dönemdi. Ateşle kıvranan, sayıklayan bir lohusayı ve ölen anne bebekleri açıklamak için kültür bir fail icat etti. Lohusayı yalnız bırakmama, ışık yakma, kırmızı kuşak ve demir bulundurma gibi önlemler de bu çerçevede doğdu. Yani anlatı, gerçek bir tıbbi tehlikenin halk dilindeki karşılığı olabilir.
Pratik sonuç: Doğumdan sonra bir kadın bir şey görüyor, duyuyor, uyuyamıyor, bebeğe zarar verilecek diye korkuyor ya da tuhaf konuşuyorsa bu hoca çağırma değil, acil psikiyatri ve kadın doğum değerlendirmesi konusudur. Tedavi (antipsikotikler, duygudurum dengeleyiciler, gerekirse yatış, bazen ECT) iyi sonuç verir. Üfürükle geçen her gün, tedaviyi geciktirir ve risk taşır.
Kavga sırasındaki el titremesi, büyük ölçüde vücudun tehdit algısına verdiği savaş ya da kaç yanıtının ve adrenalin salgısının doğal bir sonucudur. Bu, zayıflık ya da kontrol eksikliği göstermez, sinir sisteminin kendi işini yapmasıdır. Kişiler arasındaki fark ise titremenin kendisinden çok, bu uyarılmaya ne kadar duyarlı olunduğundan gelir.
Kavga beyinde bir tehdit olarak değerlendirilir. Amigdala devreye girer, hipotalamus ve sempatik sinir sistemi harekete geçer, böbreküstü bezlerinden adrenalin ve noradrenalin salınır. Bu maddeler kalbi hızlandırır, kasları harekete hazırlar ve kaslardaki küçük, ritmik kasılmaları artırır. Normalde herkeste var olan fizyolojik tremor (ince bir titreşim) bu koşullarda belirginleşir. Beta-adrenerjik etkinin bu titremeyi artırdığı iyi bilinir, bu yüzden bazı durumlarda beta bloker ilaçlar kullanılır.
Neden bazı insanlarda daha belirgin olduğuna gelince, birkaç etken öne çıkıyor:
Çoğu durumda bu normal bir stres tepkisidir ve çatışma bitince dakikalar içinde geçer. Yine de titreme sık görülüyorsa, günlük hayatta da sürüyorsa, ellerde dinlenirken ya da hareket ederken kalıcı bir titreme varsa, çarpıntı, kilo kaybı veya sürekli huzursuzlukla birlikteyse bir hekime başvurmak yerindedir. Çünkü tiroid hastalıkları, esansiyel tremor ya da anksiyete bozukluğu gibi nedenlerin ayrılması gerekir.
Titremeyi azaltmak için yavaş ve uzun nefes verme, konuşmaya ara verme ve bedeni gevşetme gibi basit yöntemler, parasempatik sistemi devreye sokarak uyarılmayı düşürebilir. Titremenin kendisinden utanmak ise kaygıyı artırıp tabloyu güçlendirebilir, bu yüzden onu bir tehlike işareti değil, bedenin hazırlık sinyali olarak görmek çoğu zaman rahatlatır.
eğitim bitmez bitemez binyıllardır süregelen bir şey eğitim ama eğitimin yöntemi çok değişecek genellikle belli başlı eğitim ve öğretim metodlarını kullanarak ders anlatırız ,ausbel anlamlı öğrenme ,yapılandırmacı davranışcı vs ama 70 yıl sonrasında teknoloji ilerlemesi denen bir gerçek var yepyeni kuramlar ve yöntemler oluşacak
Algı, hafıza ve duyularla oluşur. Gerçeklik ise algı ile oluşur. Bu ikisi bölünmez bütünlerdir ve birbirinden ayrılmaz. Algı ile gördüğünüz şeye gerçeklik tanımlaması yaparsınız. Burada durumlar özneldir ama sonuçlar değişmeyebilir. Mesela şöyle bir inancınız olsun eğer ki diri diri yanarsanız cennete gideceksiniz. Şimdi burada sonuçlar değişmez ama sizin kendi içinizdeki gerçeklik algınıza göre değişir.