Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Güneş yılın sadece iki gününde tam doğudan doğar, tam batıdan batar: ilkbahar ve sonbahar ekinoksunda (yaklaşık 20-21 Mart ve 22-23 Eylül). Yön bulmak için bu iki tarih baz alınır. Diğer günlerde doğuş noktası kaymış olur, "doğudan doğar" ifadesi kabaca bir yaklaşımdır.
Sebep Dünya'nın dönme ekseninin yörünge düzlemine göre yaklaşık 23,4° eğik olması. Bu yüzden Güneş'in gök ekvatoruna göre konumu (dikliği) yıl boyunca yaklaşık +23,4° ile -23,4° arasında gidip gelir. Doğuş ve batış noktası da bu dikliğe bağlı olarak ufuk çizgisinde kayar.
Sapmanın miktarı enleme de bağlıdır. Yaklaşık formül: cos(azimut) = sin(δ) / cos(φ), burada δ Güneş'in dikliği, φ gözlemcinin enlemidir. Türkiye'nin ortalama enlemi olan 39° civarında, gündönümlerinde doğuş noktası tam doğudan yaklaşık 30° kuzeye veya güneye kayar. Yani fark küçümsenecek bir şey değil, bir pusulayla bakmadan yön tayininde kolayca 30° şaşarsınız. Kutuplara yaklaştıkça sapma büyür, ekvatorda ise en küçüktür (yaklaşık 23°).
Pratikte şöyle yapın: Tarih ekinoksa yakınsa doğuş-batış noktası doğruya yakındır. Değilse yazın doğuş noktasını "doğu artı kuzey", kışın "doğu artı güney" kabul edip düzeltme yapın. Daha güvenilir yöntem, öğle vaktinde (yerel güneş öğlesi) Güneş'in en yüksek olduğu anda gölgenin yönüne bakmaktır. Kuzey Yarımküre'de bu an Güneş tam güneyde olur, gölge de tam kuzeyi gösterir. Bu, mevsimden bağımsız çalışır. Saatin yerel öğle vakti ise yaz saati uygulaması ve boylama göre değişir, Türkiye'de sabit +3 saat kullanıldığı için batıda öğle daha geç, doğuda daha erken yaşanır.
Ayrıca atmosferik kırılma Güneş'i ufukta birkaç dakikalık yay kadar yukarıda gösterir, ama bu azimutu pratikte etkilemez, sadece doğuş saatini biraz öne çeker.
Kısa cevap: Market raflarında satılan, tamamen sahte, plastik ya da kimyasaldan üretilmiş "yapay yumurta" iddiası bilimsel olarak desteklenmiyor. Bu tür videolar yıllardır dolaşan bir şehir efsanesi. Ama videodaki asıl tartışma konusu "yapay yumurta" değil de "yumurtada hile ve katkı" ise orada gerçek riskler olabilir, ikisini ayırmak lazım.
Neden mantıklı değil? Yumurta akı, yaklaşık %90'ı su olan ve geri kalanı ovalbumin, ovotransferrin gibi proteinlerden oluşan bir karışım. Sarısı ise lipit, protein ve vitamin taşıyan bir emülsiyon. Bunu kimyasallarla taklit etmek mümkün, ama bir yumurtayı kabuğuyla, zarlarıyla, akı ve sarısının doğal düzeniyle fabrikada üretmek, bir tavuğa yem yedirmekten çok daha pahalıya gelir. Kimse bu maliyeti göze alıp ucuz yumurta satmaz. Ayrıca kabuk kalsiyum karbonat kristallerinden oluşan gözenekli bir yapı, bunu seri üretimle taklit etmek ekonomik değil.
Peki gerçek sorunlar neler?
Evde nasıl kontrol edersiniz? İnternette dolaşan "kaynatınca lastik gibi olur" ya da "yere atınca zıplar" testlerine güvenmeyin, bunların bilimsel geçerliliği yok. Taze yumurta için daha sağlam yöntem, kırınca sarının dik durması, akın çok akışkan olmaması ve kokusuz olmasıdır. Güvenilir bir yöntem de yumurtanın kabuğundaki üretici kodunu okumaktır. Türkiye'de kabuk üzerindeki kod yetiştirme sistemini (0 organik, 1 serbest, 2 kümes, 3 kafes) ve üretici bilgisini gösterir. Ayrıca Tarım ve Orman Bakanlığı her yıl gıda hilesi yapan firmaların listesini yayımlıyor, şüpheli marka varsa oradan kontrol edebilirsiniz.
Sonuç: Videodaki iddiayı yapay yumurta diye kabul etmek için elimizde kanıt yok. Ama etiketli, kodlu, güvenilir yerden alınan ve soğuk zincirde tutulan yumurta tüketmek yine de doğru. Videonun kaynağını ve "48 firma" bilgisinin neye dayandığını da sorgulamanızı öneririm, çünkü bu rakam Bakanlık listelerinden alınmış olabilir ve o listeler çoğunlukla başka tür hileleri kapsar.
Hayır, kan nakli yoluyla kişilik özellikleri, huylar ya da anılar alıcıya geçmez. Bahsettiğiniz Cenevre Üniversitesi çalışmasına dair güvenilir, hakemli bir yayın bulamadım. Bu tür haberler büyük olasılıkla ya uydurma ya da gerçek bir bulgunun çarpıtılmasıdır, o yüzden bu haberi ciddiye almanızı önermem.
Nedenini biyolojik olarak açıklayayım. Anılar ve davranışlar sinir sistemindeki bağlantı örüntülerinde, yani nöronlar arasındaki sinapslarda depolanır. Kan ise taşıyıcı bir dokudur. Kırmızı kan hücreleri çekirdek bile taşımaz, dolayısıyla DNA içermez. Beyaz kan hücreleri DNA taşır, ancak bunlar da alıcının bağışıklık sistemi tarafından birkaç gün ile birkaç hafta içinde elenir ve beyin dokusuna girip bir bilgiyi "yazmaları" söz konusu değildir. Ayrıca kan-beyin bariyeri, kandaki çoğu hücrenin ve büyük molekülün beyne geçişini sıkı biçimde sınırlar. Bir kişinin anısını başkasının kanıyla taşımak için hem bilginin hücre içinde kodlanmış olması hem de bunun alıcının nöral devrelerine entegre edilmesi gerekirdi, bunların ikisi için de bilinen bir mekanizma yok.
Peki bu fikir neden bu kadar yaygın? Organ nakli sonrası "kişilik değişti" anlatıları (özellikle kalp nakli üzerine) popüler kültürde dolaşır, ancak bunlar kontrollü çalışmalar değil, küçük örneklemli ve seçilmiş anekdotlardır. Burada işleyen mekanizmalar oldukça sıradandır:
Gerçek bir genetik temas noktası da var ama bu ayrı bir konu: nakilden sonra alıcının kanında bir süre bağışçıya ait hücreler bulunabilir (mikrokimerizm). Bu, bağışıklık ve doku uyumu açısından önemlidir, fakat davranışı ya da bellek içeriğini aktardığına dair kanıt yoktur. Alıcının kendi genomu da değişmez, kan kök hücre nakli (kemik iliği) gibi durumlarda bile kandaki hücreler bağışçının genotipine dönüşür, beyin hücreleri ise alıcınınki olarak kalır.
Özetle, yanlış anlamıyorsunuz, haber kaynağı belirsiz ve iddia biyolojiyle örtüşmüyor. Böyle bir sonuç gerçekten yayımlansaydı, bilim dünyasında büyük yankı uyandırır ve birçok bağımsız laboratuvar tarafından tekrarlanmaya çalışılırdı. Haberin orijinal makalesine, dergi adına ve yazar listesine ulaşamıyorsanız, güvenmemeniz yerinde olur.
Hayır, RNA kendini eşleme yeteneğini kaybetmedi, ama bu iş artık kendi başına yürümüyor. Ayrıca "RNA DNA'ya dönüştü" ifadesi de tam doğru olmaz. Daha doğrusu, genetik bilginin uzun süreli depolanması görevi DNA'ya devredildi, RNA ise başka işlerde (ve kimi canlılarda hâlâ genom olarak) kullanılmaya devam etti.
Ribonükleotid redüktaz ne yapıyor? Bu enzim, ribonükleotidlerin (ATP, GTP, CTP, UTP'nin öncülleri) şekerindeki 2' konumunda bulunan hidroksil grubunu kaldırarak deoksiribonükleotidleri üretir. Yani DNA yapı taşlarını sağlayan bir enzimdir. RNA'yı DNA'ya çeviren bir mekanizma değildir. Bir RNA molekülü "dönüşmez"; hücre, önce serbest nükleotid havuzunda DNA yapı taşlarını üretir, sonra DNA polimeraz bunları şablon bir zincire göre bağlar.
Neden DNA öne çıktı? 2' hidroksil grubu RNA'yı kimyasal olarak daha kararsız yapar, çünkü bu grup komşu fosfodiester bağına saldırıp zinciri kolayca kesebilir. DNA'da bu grup yoktur, dolayısıyla uzun genomları taşımak için daha dayanıklıdır. Ek olarak, urasilin sitozinden kaynaklanan hasarla karışması sorunu DNA'da timin kullanılmasıyla çözülmüştür: sitozin deamine olup urasile dönüşünce, DNA'da urasil "yabancı" olduğu için onarım sistemleri tarafından fark edilip düzeltilebilir.
RNA'nın eşlenmesi bugün nasıl? RNA genomlu virüsler (SARS-CoV-2, influenza, hepatit C gibi) RNA'ya bağımlı RNA polimeraz sayesinde genomlarını doğrudan RNA'dan RNA'ya kopyalar. Bu enzimin hücreli canlıların çoğunda bulunmaması, "RNA eşleyemiyor" izlenimini yaratıyor. Aslında RNA'yı kopyalamak kimyasal olarak mümkün, ama RNA polimerazlar normal hücrelerde şablon olarak DNA'yı kullanır (transkripsiyon). Ayrıca retrovirüsler ters transkriptaz ile RNA'dan DNA üretir.
Peki "RNA dünyası" nerede devreye girer? RNA dünyası hipotezine göre yaşamın erken evresinde RNA hem bilgi taşıyor hem de katalizör olarak çalışıyordu. Laboratuvarda, RNA'yı kopyalayabilen ribozimler (RNA enzimleri) geliştirildi, ancak bunlar henüz tam anlamıyla kendini eksiksiz çoğaltabilen bir sistem değil. Bu nedenle "ilk başta RNA kendini eşliyordu" ifadesi bir hipotezdir, kesinleşmiş bir tarih değildir. Ribonükleotid redüktazın bu geçişte kilit rol oynadığı yaygın olarak kabul edilir, ama sürecin ayrıntıları hâlâ tartışmalıdır.
Özetle: DNA, genetik bilgi arşivi rolünü üstlendi, RNA ise ortadan kalkmadı. Hücrelerde mRNA, tRNA, rRNA olarak ve virüslerde genom olarak varlığını sürdürüyor.
Başlamıyor. Krebs döngüsü, asetil-CoA'nın oksaloasetatla birleşip sitrat vermesiyle başlar. Asetil-CoA yoksa döngü de dönmez. Sorudaki karışıklık, "oksijensiz" ifadesinin iki ayrı olayı kapsamasından çıkıyor: fermantasyon ve anaerobik solunum.
Fermantasyonda (laktik asit, etanol fermantasyonu) amaç tek şey, glikolizde harcanan NAD⁺'yı yeniden üretmektir. Piruvat laktata ya da etanole gider. Bazı bakterilerde piruvattan asetil-CoA da oluşur (piruvat-format liyaz ya da piruvat:ferredoksin oksidoreduktaz ile) ama bu asetil-CoA döngüye girmez, asetat veya etanol yoluna yönlendirilir. İnsan hücrelerinde de durum benzer: oksijen yokken elektron taşıma zinciri NADH'yi yükseltemediği için NADH birikir, piruvat dehidrogenaz ile döngünün NADH üreten basamakları (izositrat dehidrogenaz, α-ketoglutarat dehidrogenaz) geri bildirimle yavaşlar. Yani döngü aslında asetil-CoA yokluğundan değil, NAD⁺ yokluğundan tıkanır.
Anaerobik solunumda ise oksijen yerine nitrat, sülfat, fumarat gibi başka bir son elektron alıcısı kullanılır. Burada piruvat yine piruvat dehidrogenaz ya da benzeri bir enzimle asetil-CoA'ya çevrilir ve döngü çalışabilir. Elektronlar zincirden nitrata verildiği için NAD⁺ yenilenir. Nitrat kullanan bazı bakteriler (örneğin denitrifikasyon yapanlar) bunun iyi bir örneğidir. Yani asetil-CoA'sız bir başlangıç yoktur, sadece oksijensiz bir elektron çıkışı vardır.
İlginç istisnalar da var. E. coli anaerobik koşullarda döngüyü bütün halde çalıştırmaz, ikiye böler: oksidatif kol 2-oksoglutarata kadar, redüktif kol ise oksaloasetattan süksinata kadar ilerler ve ikisi biyosentez için ara ürün sağlar. Yeşil sülfür bakterileri gibi bazı anaeroplarda ise tersine Krebs döngüsü işler. Bu döngü asetil-CoA'yı harcamaz, tersine CO₂ bağlayarak asetil-CoA üretir.
Özetle: asetil-CoA olmadan klasik Krebs döngüsü başlamaz. Oksijensiz ortamda ya hiç çalışmaz (fermantasyon), ya asetil-CoA yine oluşur ve başka bir elektron alıcısıyla çalışır (anaerobik solunum), ya da döngü bölünmüş veya tersine bir biçimde işler.
Evet, bilimsel açıklaması var ve cin ya da Al Karısı gerekmiyor. Doğum sonrası dönemde görülen "varlık görme", tıpta çoğunlukla doğum sonrası psikoz (puerperal psikoz), daha hafif vakalarda ise uykusuzluk, ateş, enfeksiyon veya ağır duygudurum bozukluğu ile açıklanan bir halüsinasyon tablosudur.
Doğum sonrası psikoz her 1000 doğumda yaklaşık 1 ila 2 kadında görülür. Genellikle doğumdan sonraki ilk iki hafta içinde, çoğu zaman ilk günlerde başlar. Belirtiler arasında görsel ve işitsel halüsinasyonlar, sanrılar, uykusuzluk, huzursuzluk, kafa karışıklığı ve bebekle ilgili garip inanışlar bulunur. Hastanın "odada biri var", "bebeğimi almaya geliyor" demesi klasik bir hikâyedir. Bu bir acil durumdur, çünkü hem anne hem bebek için intihar ve infantisid riski vardır. Risk özellikle daha önce bipolar bozukluğu veya doğum sonrası psikoz öyküsü olanlarda yüksektir, ama ilk kez de çıkabilir.
Mekanizma tam çözülmüş değil, ama bilinen katkılar şunlar:
Hamilelik sırasında da uyku bozulması, kaygı ve hipnagojik/hipnopompik halüsinasyonlar (uykuya dalarken ya da uyanırken görülen sahne ve gölgeler) sık yaşanır. Uyku felci de ağır uykusuzlukta artar ve "göğsüme oturan, odada duran bir şey" deneyimini üretir. Dünya genelinde bu deneyim kültürel çerçeveye göre yorumlanır, bizde cin ya da Al Karısı, başka kültürlerde başka varlıklar olarak.
Al Karısı ise tıbbi bir olgu değil, folklorik bir anlatıdır. Eski toplumlarda lohusalık, ölümcül enfeksiyonların (lohusa humması, yani puerperal sepsis) ve doğum sonrası kanamaların çok sık olduğu bir dönemdi. Ateşle kıvranan, sayıklayan bir lohusayı ve ölen anne bebekleri açıklamak için kültür bir fail icat etti. Lohusayı yalnız bırakmama, ışık yakma, kırmızı kuşak ve demir bulundurma gibi önlemler de bu çerçevede doğdu. Yani anlatı, gerçek bir tıbbi tehlikenin halk dilindeki karşılığı olabilir.
Pratik sonuç: Doğumdan sonra bir kadın bir şey görüyor, duyuyor, uyuyamıyor, bebeğe zarar verilecek diye korkuyor ya da tuhaf konuşuyorsa bu hoca çağırma değil, acil psikiyatri ve kadın doğum değerlendirmesi konusudur. Tedavi (antipsikotikler, duygudurum dengeleyiciler, gerekirse yatış, bazen ECT) iyi sonuç verir. Üfürükle geçen her gün, tedaviyi geciktirir ve risk taşır.